11 Nisan 2010 Pazar

What we want, What we get!


"The number of students majoring in Sociology has risen to an extraordinary degree since 1955. Let me give you a few figures: in 1955 there were 30 sociology majors, in 1959 163, in 1962 there were 331, in 1963 383. Now (1968) there are 626. In view of this I should be professionally blinkered in deed If I were to tell you how wonderful it is that so many of you are studying sociology!
If you compare the expectations ambitious of students with the professions they actually later adopt, the results are even worse. For example -and this is very interesting- only % 4 of sociology students originally wanted to work at a university whereas %28 of graduates have been absorbed into higher education. In another words, the university which produces sociologist, is also their main consumer, their primary consumer. This is a situation which, making somewhat free use all the language of pscyhoanalytic theory, I have called incestuous. In my opinion this is not a diserable state of affairs. On the other hand only %4 of students originally intended to go into market and opinion reserach whereas %16 have actually entered that profession. By contrast a relatively high number -%17- wanted work in journalism, radio and television, but only %5 of graduates have found employment there. With regard to Industrial and Company Sociology, %3 wanted to adopt this profession and %4 have actually taken it up - a somewhat better ratio -."

Adorno, Theodor W.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Oldies make my day! - Ateş: Çingene Ruhum


90'lar hakkındaki düşüncelerim hala değişmedi. 80'lerin bir uzantısıdır. Ve 80'li yıllardan 2000'lere geçişte ergenlik gibi bir dönemdir. Sivilceli, kısa boylu, şişman bir ergen çocuktur 90'lar. Ne yazık ki benim ergenliğimde o yıllara denk geldi. Kabullenmeliyim bunu ki bugün hala zaman zaman kendimi dışlanmış, aldatılmış ve üzgün hissediyorsam bunun tam manasıyla sebebi o garip 10 yıllık dönemdir.

Bu dönemin ise en bi olmuş kategorisi bencileyin Türkçe Pop Müzik olmalı. Yonca Evcimik ile başlayan absurd sözlü şarkılar; Hadi Yine İyisin Tayfun, Kıl Oldum Abi Tarkan, Ortada Kuyu Var Yandan Geç Ozan gibi isimler ile devam etti. Bu isimlerin günümüzde Türk Popu'nun mihenk taşlarından sayılmasının sebebi de yine 90'lı yıllardır.

Ama kimisi var, tek şarkılıktı onların. Arkadaş ortamlarında ah neydi ya onun adı, o şarkı nasıldı bee diye beyninizi kemirir o isimler. İşte benim beynimi yiyen şarkıda bu. Aradan geçen 10küsur senede periodik aralıklarla aklıma gelir. Hatırlayamam Google olmasa.

Sevgilerimle,
Just enjoy the ride.

Lullaby for My Favorite Insomniac

Uyumak gelmiyor içimden yine.
Rüyamda korkuyorum diye.

Uykumu damıtıp şişelere dolduruyorum geceleri ve gündüzleri için misk yapıyorum. Buram buram uyku kokuyorum tüm gün, mis gibi yayılıyor etrafa korkularımın kokusu. Kokumu duyanlar esnemeye başlıyor karşımda. Yüzüme baka baka. Ve her onlar yüzüme esnediğinde biraz daha kapanıyor ruhumun kapıları.



8 Nisan 2010 Perşembe

Santa was Unavailable

bazen yazamıyorum.
şimdi de bazen.

6 Nisan 2010 Salı

Life is not fair! Just get over with it or kill yourself!

İçimde çok mutsuz, hastalıklı bir parça var.
Son ses arabesk dinleyebilen, dinlemek isteyen bir parça bu. Bileklerini keserek intihar etmek isteyen bir kadın paçavrası. Biraz dikkatsiz, koca kafalı, şişman bir parça.

Sıkıcı, çoğu zaman histerik. Ağlak, bağırak, yumuşak, apalak bir kadın taşıyorum içimde.

26 Kasım 2004-06 Nisan 2010
Ruhuna el fatiha!



Look at us baby, up all night... Tearing our love apart

Bir varmış bir yokmuş.
Yükseleceğine alçalan bir güneşin aydınlattığı soğuk ve mutsuz bir ülkede yaşayan 3 kişi varmış. Bir adam ve iki kadın. Tek bir adamı seven iki kadın yaşarmış bu ülkede. Kadınların birbirlerinden haberi yokmuş ama adamın ikisinin de gözlerine dalıp saatlerce yüzdüğü ve derin aşkları keşfettiği aşikarmış. Günlerden bir gün, zamanın kuytu köşesinde saklanan bir ulak, ufak adamlarla iki kadının da tam ortasında durup bir dilek tutmuş. Önce haberlerini iletmiş, sonra dileğini tutmuş. İki sağında iki solunda dört yeşil göz ulağa bakıp susmuşlar. Sessizce düşünmüşler, birbirlerinin düşüncelerini okumuşlar suskun, soğuk ve mutsuz ülkenin karanlık sokağında. İlk kadın, demiş ben yaşayamam artık. Ben gidiyorum, sen mutlu ol! İkinci kadın demiş, "gel sen de gör bizi! Adımı maviye boyamışlar içine de biraz su koymuşlar. Ben onun kıyısındayım."
Birinci kadın, biraz durmuş. Acele gitmesin, eceline gitmesin diye. Sonra tamam demiş "geliyorum". "Sen git, beni bekle. Ben adamı da görürüm o zaman."

Yükseleceğine alçalan güneşi izlemiş, ayın yerinde uzanan ak sakallı dedeye el sallamış. Sonra şimdi zamanıdır diye, çıkmış yola. Adını maviye boyadıkları içine de biraz su koydukları boşluğa doğru yürümüş. Adam birinci kadını görünce, korkmuş. Telaşlanmış. Gölgesi uzamış. Sonra da topuklarını bileyip hızlandırmış adımlarını. O kadar hızlı koşmuş ki, her nefes alış verişinde arkasına bakıp da gülmüş ki birinci kadının kalbi paramparçaya ayrılmış. Nasıl ayrılır bir insanın kalbi paramparçaya? Masal bu ya, gerçek hayatta insanın kalbi parçalanmaz ki. Sadece acır, kırılır belki. Ama masal bu ya, birinci kadının kalbi camdanmış sanki de tuzla buz olmuş o an. Durmuş, koşmuş, durmuş. Ağlamış. Ölseydim keşke!

Birinci kadına çok yalan söylemiş adam. Hep yalanlarının arasına birkaç güzel cümle, bir kaç sevgi sosu ekleyip yedirmiş birinci kadına. Tam 6 sene yapmış bunu. Birinci kadın, o kadar yaşlanmış ki adamın aksine. Kolları uyuşur olmuş artık. Yüzü kırışmış artık. Ve saçları beyazlamış.

İkinci kadın metaneti korumuş, birinci kadın gibi atmamış kendini yerden yere. Üzgünmüş ama, belli etmemiş. Dinlemiş, susmuş arada sorulan sorulara cevap vermiş. Ama birinci kadın, histerik seslerini kontrol edemiyor bağırıp ağlamış, ak sakallı dedeyi uyandımış. Gök yere düşmüş, birinci kadın bulutlarda yürümüş. Ağlayıp sızlanarak, acı çekerek!

Bulutlar kaybolmuş. Birinci kadının basacak bulutu kalmamış. Sonra boşlukta açılan bir delikten düşüvermiş yerin dibine. Derler ki, birinci kadın yerin dibinde kendi cehenneminde her gün ağlayarak uyanıyor! İkinci kadına ne olduğunu bilmiyoruz. Adam?

Makes something inside me die

4 Nisan 2010 Pazar

Every great artist has the sense of provocation



"ben ki biri keman çalsa yaşama hırsıyla dolar taşarım,
kendimi zevkten öldürebilirim
bütün kadınlar için aşktan ölebilirim,
bütün şehirler için gözyaşı dökebilirim,
buradayım,
çünkü hayata başka çözüm yolu yok"

gibi!

Kanatların olsa uçucakmışsın gibi!

I got a certain little girl, She's on my mind


Bazen kendimi görülemeyeceğim bir yere misafirliğe götürmek istiyorum.
Kendimle olan misafirliğim uzun sürebilirdi. Dinlerdim kendimi, neyi sevdiğimi, neleri yapmaktan mutlu olduğumu sorardım kendime. Bir süre otururduk deniz kenarında, martıları beslerdik, durgun suda düz taşları sektirirdik.
Bisikletimize biner rüzgara karşı pedal çevirmeye çalışırdık. Yeşil çimlerin üzerine uzanır, güneşi seyrederdik. Ayaklarımızda kumdan ayakkabılarımız eve dönerdik. Bahçeden taze domates, biber falan toplayıp salata yapardık kendimize.
Hamakta uyurduk! Sadece bizim duyabileceğimiz kadar açardık müziğin sesini, ve dans ederdik çıplak ayaklarımızla.
Kendimle başbaşayken yorgunluğumdan eser kalmazdı. Kendimi sevmeyi öğrenirdim. Kendimi tanımaya çalışırdım. Kalbimizi kıranlardan konuşurduk uzun uzun. Sonra yağmur yağardı güneş gidince. Biz de yağmuru seyrederdik!

Yağmur bizi ıslatırdı.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Norwegian Wood

En çok sabahı seviyorum, dedi Naoko. Sanki her sey yeniden başlıyor. Ama öğleden itibaren, içime hüzün çöküyor. Ve en çok da akşamdan nefret ediyorum. İşte her gün, böyle yaşayıp gidiyorum...

I do not dare deny the basic beast inside

Hep bıraktığın yerdeyim. Bana verdiğin kitapları okuyorum. Müzikçalarımda unuttuğun kaseti dinliyorum başa sarıp sarıp.
Sen gittiğinden bu zamana, deniyorum kendi kasetlerimi dinlemeyi, kendi kitaplarımı okumayı. Hani biraz olsun ilerlemeyi deniyorum sensiz. Ama beceremiyorum.
Sen geldiğinde beni aynı bulma diye elimden geleni yapıyorum.

Yok. Olmuyor. Ben paranoyak bir mazoşist olarak kaldım. Yok. Olmuyor.

1 Nisan 2010 Perşembe

Because we were young..Because we were gone!

Karnımın ağrısından duramıyordum o gece. Etim kemiğimden sıyrılıyor gibiydi. Sanki birileri sorgusuzca midemin içinde çılgın bir parti veriyor, hücre duvarlarımda bass tonu yüksek şarkılardan oluşan bir playlistle coşuyordu.
Sebebini bildiğim sancım anneme hüzün veriyor, onu mutsuz edip duruyordu. Karnımın içinde büyüyen bir gaz bulutu vardı ve bir big bang olasılığı üzerinde karar kılmış gibiydim. Annem her dakika başında -Kızım yoksa hamile misin? diye soruyordu. Ama hamile olsam 9 ayı 9 dakikada mı yaşarım anne?

Daha fazla dayanamadım acıya. Kusamadım. Ağlayamadım. Acımı dindiremedim. Kardeşim henüz 18ini doldurmamıştı ama beni hastaneye götürebilecek kadar büyük hissediyordu kendini. Sonunda hastanenin acilinde acilen tedaviye alındım. Doktor, halime acıdı. Acıyan karnıma asit dengeleyeci bir iğne yaptı. Sordu, aniden sinirlenmene sebep olabilecek bir sıkıntı mı yaşadın? Konuşamadım.

Sıkıntımın sebebi, İstanbul'da anne. Bir ulaşsam telefonla belki iner bu karnımın şişliği. Annem kendi telefonundan ben kendi telefonumdan arıyoruz sıkıntımı. Ama ulaşamıyoruz. Aklıma geldi. Benim ve annemin numarası dışında bir numara olmalı. Ama telefon defterinde de kayıtlı olmalı. Ortak arkadaşlarımızdan birini aradım. Dedim -A., ben hastanedeyim şimdi. (Gözyaşlarımı ve akan sümüklerimi yaladım. Bir nefes aldım.) Senden rica etsem sıkıntımı arayıp bulur musun? Ona söyler misin, Işıl hastanede?

Sızlanmaya başladım yerimde. Hala kusamadım. Sanırım 2 ya da 3 dakika geçti aradan. Telefonum çaldı. Sıkıntının sesi, Fransız öpücüğü ile gittikleri neşeli ve gürültülü bol alkol kokulu bir rock bardan geliyordu kulağıma. -Alo? Noldu?
Şey, ben hastanedeyim. (Akabinde bir şelaleydi gözyaşlarım, bir deli nehirdi üzerinde rafting yapılabilecek.) Seni çok özledim. Ne zaman gidiyor, O?
-Belki Salı. Merak etme yanında olacağım.

Salı gelmedi. Çarşamba gelmedi. Perşembe gelmedi.

Geldiğinde suratımı kullanıyordum çorba içmek için. Kaşık kadar kalmış suratım ve ağlamaktan şişmiş gözlerim.

Sıkıntı geldi sonra. Suratında bir tekerlek izi. Motordan düşmüş. Sıkıntı benimleydi tam 1 yıl. Ve o bir yıl boyunca beni sevdiğini söyleyip Fransıza gitti.

29 Mart 2010 Pazartesi

what goes around comes around-1

Bir zamanlar; dilini konuştuğumuz ülkenin batısında, doğusundan bile az gelişmiş, şirin bir köyde 9 çocuklu bir aile yaşarmış. Evin reisi kardeşsiz büyümenin azap dolu sepetini sırtına yük edip kendini yollara vurduğunda bir ant içmiş yıllar önce. "Birbirinden güzel çocuklarım olsun, ömür boyu yalnızlık nedir bilmesinler! Allah bahtlarını açık, şanslarını bol etsin!"

Bir erkek evlat vermiş dualarını sırayla gerçekleştiren Tanrı. Adına kendi dayısının ismini koymuş, duayı eden. MAHMUT!
Her geçen sene, valide hanımın gençliğinden kopardığı bir parçaya ruh üflemiş, evin reisinin omuzlarına azar azar çoğalan sorumluluğu eklemiş. Yıllar geçmiş MAHMUT, ailenin en büyük oğlu, köyün sessiz havasında caka satan bir delikanlı oluvermiş de al yanaklı bir kıza gönlünü akıtıvermiş. Ve fakat bu al yanaklı, sırma saçlı kızın gönlü ikiye bölünmüş birine MAHMUT diğerine HÜSEYİN adını kazımış. MAHMUT bu durumdan haberdar, al yanaklı kızın ailesi isteksiz günler geçip gitmiş.

MAHMUT, evin reisi babasına durumu anlatmış. Demiş, benim gönlüm bir köy kızındadır, yanakları al saçları sırmadır. Bu kız MAHMUT Dayı'mın kızıdır. Baba, istemiş kızı bir kutu şeker ve kolonyayla. Kızın ailesi, evin reisi babanın dayısı MAHMUT Dayı, kovmuş adamı, bir dolu ağır laf ve demli çayla. Babanın omzundaki sorumluluğu birden gururundan incinen parçalar eklenmiş. Yükü daha da ağırlaşmış. Ama çıkarmamış sesini. Hayatta herkes ettiğini çeker.

MAHMUT'un pes edeceği yok, ayartmış arkadaşlarını. Demiş, kaçırıcaz bu kızı. Ya benim olur ya da vururum kendimi. Arkadaşlarının da kanı deli, uymuşlar MAHMUT'a. Bir gece bütün köy uyurken, herkesin kapılarını kitlemişler. OMAR AGA dedikleri adam duyuvermiş gürültüyü. Kapıyı zorlamış, yapma pğlum yakma başını der gibi. Ama delikanlılar dinlememişler OMAR AGA'yı.

Al yanaklı sırma saçlı kızı "döşeği" ile birlikte sırtlamışlar. Köyün deli uyuyanları gözlerini aralamış gürültüden, bir sorun var anlamış. Kapılar kırılmış, MAHMUT ve arkadaşlarının deli kanları donuvermiş korkudan. Kızı ve döşeği yolun ortasında bırakıp kaçmışlar.

Kız babası, şikayette bulunmuş karakola. Komiser bey'e anlatmış dertlerini. MAHMUT ve arkadaşlarını deli kanlarına birer kelepçe takıp karanlık ve ter kokan, sigara dumanından sararmış duvarlarında dönemin arabesk şarkıcılarının ve etli butlu çıplak kadınlarının posterlerinin olduğu kodese tıkıvermişler. Mahkeme günü gelip çattığında kız babası gece karanlığında uyanık OMAR AGA'nın yanında bitmiş. OMAR, demiş. Diyeceksin HÜSEYİN'de vardı kaçıranların yanında. OMAR, kızmış. "Benden yalancı şahitlik yapmamı istiyorsun, adam. Ben gördüm HÜSEYİN yok idi onların yanında."

"Ah, OMAR. Can kardeşim OMAR. Eğer sen HÜSEYİN'in adını mahkemede söylemez isen bu çocuk bizi rahat bırakmaz. Kızımı alır, götürür benden uzağa. Huzur vermez bize."
OMAR, hayır dedikçe kız babası üstelemiş. Sonunda nüfuzlu adam kız babasının dediği dedik astığı astık olmuş. OMAR mahkemede yalancı şahitlik edip suçsuz HÜSEYİN'i MAHMUT ve arkadaşlarının yanına göndemriş.

10 ay, 10 uzun ay. HÜSEYİN ve MAHMUT, arkadaşlarıyla birlikte volta atmışlar kirli duvar kenarlarında. Bir aşağı bir yukarı yürümüşler. Garipsemişler, yanık türküler söylemişler. 10 ay sonra devlet baba 8 ay ceza kesmiş onlara. 2 ay alacaklılar hala devletten.

Al yanaklı sırma saçlı kız başka bir adama satılmış. Çocukları olmuş. Hepsinin!

Yıllar geçmiş OMAR AGA'nın en büyük oğlu, MAHMUT'un kız kardeşi ile evlenmiş. Öğretmen çıkıp yıllarca ülkeyi dolaşmış. Emekliliğinin sonlarında doğru, küçük bir köye tayini çıkmış. Düşüncesinde huzurla emekli olmak varmış. Ama ne olduysa olmuş. Köylüler öğretmenlerini sevememiş. Bir punduna getirip attıralım bu öğretmeni bu köyden uzaklaştıralım diye karar almışlar.

OMAR AGA'nın yalancı şahitliği, öğretmen oğlunun kaderini çizmiş. Öğretmen oğul yalancı şahitliklerin desteğiyle(!) tacizci öğretmen olmuş. Suçsuz yere hapishanede uyumuş.




-Canım Babam'ın aklına ve diline teşekkürler. Yaşanmış bir öyküdür.

27 Mart 2010 Cumartesi

Just Bored on Board

İnsan kendinden sıkılır mı?
İnsan aynaya baktığında hala aynı yüzü görmekten sıkılır mı?
İnsan yürümekten, gülmekten, ağlamaktan, yemek yemekten, düşünmekten.. Onu insan yapan her şeyden sıkılır mı?
----0----
Bir gün uyandığımda belki de bir hamamböceğine dönemeyecek olmak gerçeğini anladığımda, ruhumu şeytana satıp buralardan uzaklaşmayı düşündüm. Az gittim uz gittim. Önce yüzü bana yabancı insanların ülkesine gittim. Bu ülkede hiç ayna olmamasına dikkat ettim. Kendimi görmemek iyi geldi bana. Zamanla unuturum ne de olsa kim olduğumu, nereden geldiğimi! Biraz yürüdüm caddelerinde, biraz sarhoş oldum barlarında, erkekleriyle oynaştım biraz köşe başlarında. Ama bulamadım aradığımı. Sevindim biraz, velakin çokça garipsedim yüzü bana yabancı insanların ülkesini. Yediğim içtiğim benim oldu, gezdiğim gördüğüm yanıma kar kaldı. Vedalaşıp ayrıldım o ülkeden.

Sustum çokça, bıraktım konuşsun içimdeki sesler! Onları dinledim, düşünmeden. İstemsizce seçtim yönümü. Kuzey olsun.

-Yok ben sevmem soğuğu. Ben aslında baharı severim. Ağaçların yavaş yavaş, acele etmeden yeşile dönüşünü, hayvanların koklaşmalarını severim. Özellikle kedilerin aşk yapması hoşuma gider. Cemreleri severim ben. Onlar düşerken ben bir havada olurum, bir suda en son toprağa basar ayağım. Aslında ben baharı severim. Sokağa dökülen insanları, penceremin kenarına oturarak izlemeyi severim. Çocukların oyunlarına müdahale etmeyi severim. Yaşlı teyzelere kızarım çocukların gürültüsünü kaldıramıyorlar diye, sonra da çocuklara kızarım çok gürültü yapıyorlar diye. Güneşin sıcacık ışığında ellerimin üşümesini severim. Yeni yeşeren çimlerin üzerinde yalınayak yürüyüp akşama şikayet etmeyi severim.-

Kuzeye doğru, yağan karın altında yürüdüm. Bir şehre geldim sonra, sokaklarında kuklalar vardı bu şehrin. Kuklaların şehriymiş bu şehir. Ve ipleri yakından kontrol ediliyormuş. Şeytana çok yakınım artık. Gördüm, şeytan soğukta yaşar. Biraz daha gitmeliyim ben Kuzey'e. Kuklalar gidiyor, geliyor, oturuyor, kalkıyor. Kuklalar insan gibi tek farkıdır düşünememeleri. Kimisinin ipleri uzun kimisinin ipleri kısa, kuklalar aynı bizim gibi. Biraz dolaştım sokaklarında, kimisiyle içtim ayaklarımın altına tahta çaktırdım, kimisiyle yedim yanaklarımı boyattım, kimisiyle oynaştım en sonunda iplerim oldu, onlara dolaştım. Düştüm, kalktım en sonunda vedalaşıp ayrıldım.

Yürüdüm, yürüdüm. Kuzeye doğru yürüdüm. Cehenneminde buldum şeytanı. Cehennem hepimizin sandığı gibi sıcak, ateşten kavrulmuş gibi değilmiş. Cehennem, herkesin kendi korkularıyla yüzleştiği bir çukurmuş. Benim cehennemimse çok soğukmuş.

Çok üşüdüm ben. Ruhumu satmaktan vazgeçip ilk uçakla döndüm eve. Annecim?

25 Mart 2010 Perşembe

I saw you standing in the corner!

Biraz yaşlı hissediyorum aslında. Yaşım geçmiş gibi hissediyorum. Zamanım dolmuş gibi, biraz çürümüş gibi. Sen mi hissettiriyorsun bana böyle?

Hava soğuk değil ama yine de üşümüş gibi hissediyorum. Ellerimin üzerinde hafif çatlaklar var. Üzerinde su damlacıkları, sanki donmuş gibi. Sen mi hissettiriyorsun bana böyle?

Seni son gördüğümden bu yana üzgün gibi hissediyorum. Kırmızıya çalan kirazlardan korkar gibiyim. Bordolaşmalarını bekleyecek kadar da sabrım kalmamış gibi. Sensizlikten korkar gibiyim. Seninle olmaktan da. Sen mi hissettiriyorsun bana böyle?


a Girl who is dancing

İlk önce;
Uykumda konuştum. Uykumda ağladım. Uykumda ayıkken yapamadığım her şeyi yaptım. Uykumda dans ettim, etekleri kabarık rengarenk elbisemle. Uykum kaçtı, gözlerimi ovuşturup kalktım ayağa. Kollarım uzandı karanlığa, önce alışsın gözlerim boşluğa diye bekledim biraz.

Sonra;
Koşar adam dolandım evin içinde. İçimden konuştum, dışımdan kahkahalarla güldüm söylediklerime. Aynada kendimi izledim, dans ettim. Dans ederken nasıl göründüğüme baktım. Sonra kırmızı bir ruj buldum masanın üzerinde. Dudaklarımı boyadım. Öpücük attım aynadaki yansımama. Sessizliğin gürültüsü kulaklarımı tırmaladı. Müzikçaları açtım, Harry Belafonte çaldım son ses. Sanki beni izleyen bir güruh varmış gibi karşımda en güzel dans figürlerimi sergiledim onlara.

Daha sonra;
Müzik sustu. Biraz yoruldum.
Uzanmışım yatağa.
Kapatmışım gözlerimi.
Bir daha açamamışım gözlerimi.
Susamışım biraz.
Çukurlarda birikmiş yağmur sularından içmişim.
Bir de uçmuşum.
Kanatlarım varmış benim.
Göğe doğru yükselmişim.
Yıldızlara tutunup!

En sonunda;
Gökyüzünde yürümüşüm.
Yağmur damlaları ilk benim yüzüme düşmüş.
İlk ben ıslanmışım.
İlk ben üşümüşüm, soğuk havada.
İlk benim yüzüme doğmuş güneş.
İlk ben öflemişim sıcaktan ve ilk ben gölgede uyuyup kalmışım.


24 Mart 2010 Çarşamba

Paradise Lost

Bir gece uyuyamaz insan.
İnsan rüyasında iki kişi görür.
Biri erkek biri dişi. Dudakları bir, birbirlerinin nefesinden terlemiş iki kişi. Anlar insan, o iki kişi mutlu onsuz. O, 3. biri ayak bağı.

Sonra sabah olur.Uykudan ziyade sızmıştır insan. Sabah güneş yüzünü yalayınca beyni uyusa da vücudu ayaklanır. İnsan, suratını asar. İnsan tuvalete gider. Önce çişini yapar, sonra yüzünü yıkar.
İnsan çay içer, sigarasını yakar ve dersini çalışır. Sonra insan biraz bekler. Telefonuna bakar. Biraz daha bekler internete girer. Birkaç yazı yazar, sitelere. Fotoğraflar paylaşır. İnsan bekler, Telefonuna bakar.
Sonra arar insan beklediği numarayı. Uzun uzun çalar numara. Açan olmaz. İnsan endişelenir.
Sonra evde oyalanır insan. Annesini öper, yemek yer. Ders çalışır, kardeşini arar. Güler, ağlar. Ama beklediği numaradan hiç arama gelmez. Sonra bir numara arar. Ama başka birisiymiş, beklediği numaranın babasıymış. İnsan telefonu annesinden aldığında çoktan kapamıştır ki diğer hat.

Sonra insan bir kez bakar, onun hesabına. Görür ki yolladığı mesajlar silinmiş, buruşturulup atılmış çöp kutusuna. Sonra insan hüzünlenir, gözleri doluverir! Hassas kalbi acıyıverir!
Önceden çatlamış kalbinin damarlarından süzülüverir yaşlar! Kalbi ağlar insanın!

Sonra der ki, Mutluluklar!

İnsan mutlu olamaz ama dileği bu olur!




No one's exactly the same

bazısı var mutsuzukla beslenir.
bazısı yalan söyler.
bazısı acaip takıntı yapar.
bazısı çok yer.
bazısı müzik sever.
bazısı kitap okur.
bazısı aldatır.
dolayısıyla bazılarımız aldatılır.
bazısı din sever.
bazısı kadın sever /bazısı erkek.
bazıları flört eder.
bazısı bekler.
bazısı beklemeden çekip gider.

Morning star is shining!

Eskiden şeytan denince, kızıl boynuzlu, çatal sakallı, zıpkın kuyruklu bir cehennem zebanisi gelirdi akla...
Dipsiz fırını andıran ağzından ecel zehirleri saçan bir iblisti o...
Bizi günaha çağıran bir provokatör... lanetli bir ecinni...
Modern zamanlar, kuşkuculukla birlikte geldi.
Endüstrileşmeyle küçük dünyasının sınırlarını aşan insanoğlu, göç yolunda önce inançlarını kaybetti. Dine ait ne varsa sorgular oldu.
Böylece romantizm çağında kiliseye karşı direnişin kahramanına dönüştü şeytan... ve asırlardır kilit altında tutulan hazların zincirini çözüverdi. Yasakların yerine tutkuları koydu; acıların yerine zevkleri...
Daha önemlisi, insanoğlu şeytanın ayak izlerini gök kubbede değil, kendi içinde aramaya başladı. Cehennemde sandığını, bilinçaltında buldu.
Aslında çatışmanın tarafları iki omzumuza konmuş melekle şeytan değil, her birimizin içinde kök salmış iyilik ve kötülük duygularıydı.
Korkular yatıştı, modernite iblisle barıştı ve insanlık "romantik şeytan"la tanıştı.
(Mephistopheles / J. Burton Russell)

dünyada üretilmiş cümleler

Kadınların aklı orman kanunu hesabı çalıştığından kibarlıkla güçsüzlüğü ayırt edemezler.

Get ready for the next battle

İnsan, ervah-ı alemden dünyaya, dünyadan ukbaya(ahrete) giden bir yolcudur. Sen de burada bir misafirsin. Ve buradan diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeyi kalbine bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış.
Kendini boş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz olabilirsin.
İnsan ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyedr.
Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada hem kabirde hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek.


Love me two times baby

Dün malumunuz benim 26. yaşımı bitirmemin, yaşlanarak büyümemin yıl dönümüydü. Sevgili arkadaşlarımla birlikte Kordon'da oturup dünyaya gelişimin ne de hayırlı bir olay olduğunu bana hissettirmelerini izledim. Kendimi olmasalar hüzün dolar gözlerim canım dostlarım, küçücük ama lezzetiyle büyük bir orgazm yaşatan kakaolu pastam, şirin mi şirin kolyem ve 1 şişe kırmızı şarabıma emanet ettim. Denize nazır, üşüyünce battaniyelerine sarındığım Denizatı isimli Kordon barı ev sahipliğini üstlendi, orada şakıdığımız 3-4 saat boyunca bizi kabuklu fıstıksız bırakmadı.

İzmirli olanlar, İzmirde yaşamışlar bilerler bizim Denizkenarı çingenelerimiz meşhurdur. Şöyle bir deniz havası alalım, gidelim de Kordonda oturalım derseniz asla yalnız kalamazsınız. İzmir'de yalnız olmak zordur. Ya bir çiçek almanız için olmadık isimler takarlar size (aydi be Angelina Jolim) ya da bakla falı, ya da selpak al abla ya da harçlık ver abi!

Paramız yok biz öğrenciyiz riyakarlığı artık işlemiyor onlara. Paran yoksa neden geliyorsun buralara, masayı donatıyorsun ki! YALANCI! YALANCI! diye bağırdıklarını duyar gibi oluyorsun içlerinden.

Çingene teyzelerden biri benim doğumgünüm olduğunu duyunca bana karanfil verdi. Ama hiç para almadı. Sonra sevindim ben. Yüzümde garip bir gülümsemeyle sohbete devam ediyordumdu ki bir küçük kız geldi. Selpak al ya da harçlık ver dedi. Biz de pasta ister misin diye sorduk! Oollluurr dedi. Bir dilim pastanın üstüne mum koyup yaktık onu. Öyle sevindi ki!

İnsan olmak güzel! Vicdanlı olmak hele. Daha da güzel.

Ama ben gece çok kötü rüyalar gördüm. Hiç uyuyamadım. Rüya kabus oldu, ruhuma dolandı.

Şimdi ben büyüdüm.


22 Mart 2010 Pazartesi

Birthday cake with a beautiful belly dancer

Yarın benim doğumgünüm.









.....
Pastadan dansöz çıkmaz.

20 Mart 2010 Cumartesi

Bravo!

Şaşırtılmış bir dünyanın şaşırtılmış insanları, önüne havuç yerine para konulmuş bir çubuğun peşinde dönüp duruyorlar. Bundan ürken insanlar da mistik dünyanın itaatine sığınarak yaşama katlanıyorlar.

Women have vaginas. Men have penises

Babam her yemekten sonra Türk Kahvesi içmek ister. Sanırım son 10 yılımın evde olduğum sürece "genellikle" her gecesini babama orta şekerli kahve yaparak geçiriyorum. Çok farklı kahve fincanlarıyla çalıştım bu süreçte. İşlemelileri, kütahya porselenlisi, çin porseleni, oymalısı, kakmalısı.
Uzun zamandır renkli ve kalın porselenli olanlarıyla işim. Favorilerim pembe ve yeşil olanlar. Annem şekersiz içer kahvesini. Babam orta şekerli, dedim ya. Renklerini ayrı ayrı seçiyorum ki hangisi şekerli hangisi şekersiz ayırt edebiliyim. Yeşil babamın olsun diyorum hep içimden. Annem dişi ya, kadınlara pembe yakışır. Bu bir toplumsal cinsiyet etiketidir. Öğretilen renk cinsiyeti skalasında erkeğe mavi kadına pembe düşer. Mavi fincan yoksa ona en uygun rengi alıyorum. Evet! Yeşil babaya gitsin. Ama gidemiyor. Çünkü bir çay kaşığı toz şeker pembe fincana atlıyor!

Ben anaerkil düzende büyüdüm. Annedir bizim evde otorite! Beynimin zavallı "freud" bookmark simgesi babayı kadınlaştırıyor bizim evde. Anne otorite ise baba pembedir.

Yine kafamı karıştırdım kendi kendime.

Adres Değişikliği

Yarın sabah blog adresimi değiştiricem. Ya da belki sonraki gün. ama bu aralar değiştiricem. Biraz değişikliğe herkesin ihtyaci var. Üstelik daha havalı bi adres düşünüyorum. Evet!

Those who are crying

Bazı son kullanma tarihi geçmiş makinelerin çalışırken çıkardıkları seslere çok üzülüyorum. Bebek ağlaması gibi geliyor o sesler bana. Tanıdık ve samimi ve içten. "Lütfen beni at artık, lütfen acı çekiyorum. Artık işe yaramıyorum. Bana işkence ediyorsun" der gibi.
Geçen sene yazlıkta attık birini çöpe. Kardeşim doğduğunda alınmış bir çamaşır makinesiydi. O bebek büyüdü 19 yaşında şimdi. Kaza bile yapabiliyor yalnız başına.

O zavallı çamaşır makinesi geçen sene çöpte emekliliğinin en huzurlu anlarını geçirmeden önce hala anneme hizmet ediyordu ve bunun için resmen ağlıyordu. Arrrrrrrjjjjjjkkkkk gibi sesler çıkarıyordu zavallı emektar.

Hayat.

19 Mart 2010 Cuma

gibi!

Gökyüzünde yalnız gezen kırgızlar gibi.

The Crash

Delikanlı demek genç erkek demek değildir aslında. Kanı damarlarında akarken virajlar çizen, diğer kan pıhtılarını geçmek için makas atandır. Delkanlı demek, kanı deli akan aklı beş karış havada, ayakları yere basmayan gençtir. Ablalık da bir nevi anneliktir. Delikanlı ablası olmak zordur. İnsanı parçalar, ağlatır. Ya daha kötüsü olsaydı, ya o delikan donsaydı yolun üzerinde...

Mutluydum, iyi bir haber almıştım eve gelirken. Babamla annemin konuşmalarını işittim kapı deliğinden. Yüksek sesle, bağırır gibi. Yine mi kavga ediyorsunuz diye sordum. İkisi de yere baktı. Yok bu seferki kavga degil, hüzün gibi. Noldu? Kardeşin trafik kazası yapmış. Önce ufak bi şey sandım. Geçiştirmelik, amaan ee nolmuş dedim. Annem, hastanedeymiş şimdi dediğinde kalbimde çok sesli orkestra tamtamlarıyla da bir afrika kabilesi düete başlamışlardı bile. Ağlamaklı gözlerle telefonu sarıldım. Dudakları şişmiş anlaşılıyordu konuşmasından. Abla, ben iyiyim dedi. Hastanedeyiz şimdi. Sabah 8de olmuş kaza. Ahh, dedim. Sana kaç kere dedim ben, kaç kere? Tamam abla, konuşmayalım bunu. Sonra mal canın yongasıymış ya, araba ne alemde peki dedim. Dümdüz oldu dedi. Gözlerim yine doldu, ama bu sefer malın yongalığından değil arabadan nasıl sağ çıkabildiğinden ya da ya arabadan sağ çıkamasaydıdan!

O zaman anladım ki hayat pamuk ipliğinden eğrilmiş. O zaman anladım biz şımardık. Eriştiğimiz ciğer baldan tatlı geldi. Kardeşim, dön gel yanımıza. Dedim. Dedi, emniyet kemerimiz olmasaydı ölmüştüm. Kardeşim, dön gel yanımıza. Dedim.

18 Mart 2010 Perşembe

Helloow


Haben Sie Deutschkenntnisse?

Bugün bir Alman firmasıyla iş görüşmem vardı. İşe alınmaacağımı bile bile gittim. Çünkü Almancam o kadar da süper değil. Tamam günlük konuşmaları yaparım ama Rtl televizyonuyla yazışacak kadar süper bir bilgim yok. Her neyse hüsran dolu bakışlarımla ter ettim firmayı. Yürüyorum Konak sokaklarında. Bütün çingeler peşimde, sanki cebimde yüzlerce lirayı besliyormuşum gibi kıçımdan ayrılmıyorlar. Ah ben çok severim sizi çingene kardeşlerim. Hatta sizin atalarınızı da çok severim. Ama give me some space!

17 Mart 2010 Çarşamba

"Alıntıdır."

"BİR BAKIŞIM YETTİ…"
Yeni başlangıçlardan hep korkmuşumdur. Bu yüzden Alp'e o kadar ısrar ettim. Berlin'de tek başıma, ondan uzakta ne yapardım? Hâlâ bana âşıktı o zamanlar, gizli gizli evlenme hayalleri bile kuruyordu, eminim. Eşyalarını toplaması bir hafta sürdü. Küçük, gri dairemize yerleştiğimizde dünyanın en mutlu çifti biz olmuştuk. İlk kez bir erkekle birlikte yaşayacaktım. Her şey yeniydi ve yeni olan her şey gibi heyecan vericiydi: Birlikte yemek yapmak, tiyatroya, sinemaya gitmek, yürüyüşe çıkmak, metroda bira içmek, tek eşyamız olan delik deşik şiltede oturup, evi egzotik mobilyalarla döşeyeceğimizi hayal etmek… Bir de bonusu vardı bu işin: Üst katta oturan Macar asıllı tombul Eszter, taşınmamızın şerefine bizi evinde, gulaş yemeğe davet etti. Mutluluktan uçuyordum, âşıktım, Berlin harikaydı, hiçbir şey korktuğum gibi değildi, hiç yabancılık çekmiyordum. Yüzüne yerleşmiş geniş sırıtıştan, yerinde duramayıp zıp zıp zıplamasından, Alp'in de benden farklı olmadığını anlıyordum.
Yağmurlu bir günde Eszter'in kapısını çaldık ve felaketler başladı. Koca memelerini, gıdısını ve kalın kollarını ortaya çıkaran saten bir elbise giymiş Eszter. Yaşı geçkin tombullara özgü şen kahkahalarıyla bizi karşıladı. Alp'e sıkı sıkı sarıldı, memeleriyle onu boğacak diye korktum, bana gelince, beni şöyle bir süzdü ve demirden bir aksanla, neredeyse uydurma bir Almancayla çok sıska olduğumu, tıpkı evde kalmış kuzeni Agnes'e benzediğimi, bu halimle bebek filan doğuramayacağımı, doğursam bile onu emzirecek sütüm olmayacağını söyledi. Niyetim varmış gibi! Alp'e baktım, gözlerini kadının buruşuk boynundan, pörsümüş yanaklarından ayıramıyordu. İçimden gülmek geldi. Kaç yaşındaydı acaba? Çatallı, titrek sesine ve çilli ellerine bakılacak olursa, yüz filan olmalıydı.
Toza alerjim olduğundan hemen hapşırmaya başladım. Bu evin huzursuz edici, eski bir kokusu vardı. Masaya geçerken bir şey gözüme çarptı: Salonda, cilasız parkelerin üzerinde aykırı bir çağdaş sanat eseriymişçesine gömülü duran, paslı bir küvet. Alp'i dürtüp küveti işaret ettim, bana ayıplayan gözlerle baktı, sesimi çıkarmadım. Eszter tüm marifetlerini sergilemek istiyordu anlaşılan: Masayı patatesli gulaş çorbasıyla, yağlı, baharatlı soslarla, sarımsaklı yoğurda bulanmış paprikayla, salamlarla, ustaca dilimlenmiş domuz sosisleriyle donatmıştı. Alp'e şişenin tozunu silmesini ve açmasını söyledi. Ev yapımı Macar şarabı. Hafif şekerli bir tadı vardı, hemen sarhoş oldum. Belki de baharatlar ya da cızırtılı, milli marşlara benzeyen müzik başımı döndürmüştü, bilmiyorum. Eszter yemek boyunca hikâyeler anlattı. Doğduğu köy, ormanın içindeymiş. Sert rüzgârlar dindiği zaman topraktan huzur dolu, tatlı bir sıcaklık yayılırmış havaya. İnsan geceleri yıldızlara bakarken ve kurtların ağıtlarını dinlerken düşlere dalar, kendinden geçermiş. Yıldızlar, insanın üstüne yağarmış böyle zamanlarda. (Eszter 'yıldız' demekmiş zaten.) Acı kahvelerimizi içtikten sonra alerjim iyice arttı. Gözlerim yanmaya başladı, Alp'e baktım, büyülenmiş gibiydi. Alkol beni alıngan yapıyordu. Bozuldum. Gitmek için neredeyse yalvarmam gerekti. Sonunda vedalaştık. Eszter bana, fırsatını bulsa beni aç kurtların önüne atacakmış gibi baktı. Alp'in surat asması hoşuna gitmişti. Daha merdivenlerden inerken, tartışmaya başladık. Benimle kulüplere, partilere, açılışlara geliyormuş, ama ben onun için bu kadarına bile katlanamıyormuşum. Peşimden Berlin'e kadar gelmiş, oysa ben öyle bencil, öyle küstah… İlk kavgamızdı işte. Sabaha unutulmuştu bile.
Eszter'le aylarca, apartmanın içindeki selamlaşmalarımız, hal hatır sormalarımız -göz süzmeler, soğuk espriler- dışında görüşmedik, ama uğursuzluk devam etti. Alp günden güne neşesini kaybediyor, dalıp dalıp gidiyor, beni dinlemiyordu. Ona yeni tanıştığım sanatçılardan, keşfettiğim galerilerden, aklıma gelen yeni projelerden büyük bir heyecanla bahsediyordum, ama kafası dağılıyordu, beklediğim tepkileri vermiyordu bir türlü. Yalnızlıktan yakınıyordu, ama yalnızlığı kendisi yaratıyordu. Her şeyden sıkılır olmuştu. Karşımızda, Türkler'in işlettiği mezecinin ucuz sandviçlerinden, metroda onu rahatsız eden punklardan, yağmurdan, sözde esprili trafik lambalarından bıkmıştı. Bir de aksi gibi, bir türlü paramız olmuyordu. Ev döşemek çok zordu. Egzotik filan değildi, tam bir Ikea evi olmuştu ve bundan nefret ediyorduk. Rahattı, sağlamdı, temizdi, buna bir itirazım yok. Ama ben hep gösterişli, süslü bir evde oturmak istemişimdir.
Alp'in sorunu, benim çok mutlu olduğumu düşünmesiydi. O pijamalarını bile çıkarmaya üşenirken ben onu bırakıp, gece geç saatlere kadar eğleniyordum. En azından, öyle sanıyordu. Beni kıskanması hoşuma gittiğinden ona hiçbir şey anlatmaz olmuştum. Partilerde kimsenin benimle konuşmadığını anlatmıyordum, mesela. Söyledikleri şeylerin yarısını bile anlamadığım halde konuşmalarına katılmaya çalıştığımı, ama bana sırtlarını dönüp gittiklerini anlatmıyordum. Buraya ilk geldiğimizde tanıştığım ve bana çok sıcak davranan bir sürü sanatçıyla yeniden karşılaşıp duruyordum, ama beni hatırlayamıyorlardı bir türlü. Alp kulüplerde bana asılan bir sürü adam olduğunu düşünüyordu mutlaka ve ben onun genelde bir köşeye sinip gözlem yapmakla yetindiğimi, sıkıntıdan patladığımı, bütün bu eğlencelerin benim için işkenceye döndüğünü ama çıkıp gitmeyi de kendime yediremediğimi bilmesini istemiyordum. Bir keresinde, nasıl girdiğimi bile hatırlamadığım bir ev partisinde o kadar dışlanmıştım ki büfede duran çikolatalı sosun tamamını kaşıklayıp bitirmiştim. Kâsenin dibindeki hamamböceği cesedini fark etmeden önceydi bu tabii.
Alp sadece sinemaya gitmekten hoşlanırdı, Almanca dublajlı sanat filmleri garip bir biçimde eğlendiriyordu onu. Onu kırmamak için, bazen ben de eşlik ederdim. O akşam yemek yapacaktım, romantik bir yemek olacaktı bu. Sonrasında Babylon'da oynayan Szabo filmine gidecektik. Şarap almıştım, mum bile yakacaktım. Kapıyı açan olmadı. Anahtarla açıp girdim. İçerisi karanlıktı. Alp masanın başına tünemiş, yarısına kadar dolu bir bardak süte gözlerini dikmiş bakıyordu. Seslendim, bakmadı. Bir çeşit şokta olduğunu düşündüm, panikledim. Avazım çıktığı kadar bağırdığımda bana döndü ve bıkkın bir sesle, dikkatini dağıttığımı söyledi. Ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım. Üst kattan milli marşlar yükseliyor, bütün apartmanı inletiyorlardı. Dikkatini ben mi dağıtıyorum yani? Sonradan öğrendiğime göre, Alp ben yokken sık sık Eszter'in evine gidiyormuş. Eszter ona eşsiz lezzette acı kahveler yapıyormuş ve birlikte televizyon seyrediyorlarmış. O akşam, telekineziyle ilgili bir belgesel izlemişler. Eszter, Alp'in çok özel bir çocuk olduğunu, eğer isterse ve yeterince çabalarsa her şeyi yapabileceğini söylemiş. Sonra saçlarını okşamış ve bir fincan kahve vermiş.
Alp ona inanıyor. Özel olduğuna inanıyor. Erkek arkadaşım, yalnızlıktan çıldırmış bir halde, her gün saatlerce bir bardak süte bakıyor ve bardağı gerçekten de yerinden oynatabileceğini düşünüyor.
Kapısını yumrukladığım sırada Eszter belli ki uyuyordu. Şişmiş gözlerle, buruşuk bir suratla ve eskimiş bir baharat kokusuyla karşıladı beni. Üzerinde ejderha desenleri olan, ucuz naylondan, lekeli sabahlığının önünü bile kapatma gereği duymamıştı. Toz, üzerime üzerime geliyordu. Öfkelendim. Eszter'e çıkıştım. Sevgilimi böyle palavralarla zehirlemeye hakkı olmadığını söyledim. Siyah dişlerini göstererek sırıttı, erkekler pohpohlanmak isterler, dedi. Kendilerini hep özel hissetmek isterler, senin onu böyle hissettiremediğin çok açık. Sen şımartılmaya alışmışsın, şımartmayı bilemezsin. Olsun, dedi, daha çok küçüksün, öğrenirsin. Bunun üzerine tepem attı. Onu aşağıladım, yaşlı, zavallı, çirkin bir cadı olduğunu söyledim ona. Üstelik bir de kaçıktı. Kaç kişinin salonunda küvet bulunurdu ki? Hızımı alamadım. Milli marşlarına hakaret ettim. Yağlı yemeklerine, koca memelerine, Eszter'i Eszter yapan her şeye lanet okudum. Ondan bu kadar nefret ettiğimin ben bile farkında değildim, kadını tanımıyordum ne de olsa. Kuzenim Agnes'ten bahsetmiştim, dedi. Onu hatırlarsın. Ona benziyorsun. O da senin gibi kendini bilmezin, arsızın biriydi.
Eve gidip Alp'i öpücüklere boğdum, her şeyin düzeleceğini söyledim. Onu sinemaya götürdüm. Film boyunca birbirimize sarılıp şarap içtik. Yağmurda yürüdük ve sokaklarda dans ettik. Berlin, önümüzde eğiliyor, bize her şeyini vermeye hazırlanıyordu. Geç vakitte bir kulübe bile gittik, Alp üzerinde iç çamaşırları ve şeffaf, kalın naylondan bir yağmurluktan başka bir şey bulunmayan dazlak kadına ve yanındaki yeşil saçlı, takım elbiseli yakışıklıya uzun uzun baktıysa da, sadece gülümsemekle yetindi. Benden, arkadaşlarımı onunla tanıştırmamı istediğindeyse, bu gece başka kimseyi istemediğimi söyledim. Bana minnet dolu gözlerle baktı. Harikaydı.
Umut etmekle hata etmişim, ertesi haftalarda, neredeyse yılbaşına kadar, Alp benim yerime, bir zamanlar süt olan bir bakteri kabilesine bakmayı tercih etti. Her şey eskisinden de beter olmuştu. Bu sefer de baktığı mesafeyi ve bakış süresini, o sırada onu etkileyen uyarıcı faktörleri (benim sinirlenip kasten kırdığım tabaklar gibi) deri kaplı bir deftere (Eszter'in hediyesi) not almaya başlamıştı. Yıprandığımı, ufaldığımı, eriyip bittiğimi hissediyordum. O kadar zayıflamıştım ki sert bir rüzgâr estiğinde bile dengemi kaybedebiliyordum. Dizlerim eciş bücüştü, omuzlarım çıkıktı, grotesk bir oyuncağa benziyordum. Kendimi toplayabilmem için Alp'e ihtiyacım vardı. Onu buraya bunun için getirmemiş miydim zaten, ihtiyacım olduğunda yanımda olsun diye? Oysa yerlerde sürünüyordum, korktuğum her şey olmuştu, hiç arkadaşım yoktu, kimse beni hiçbir yere davet etmiyordu ve yaşlı, tombul bir kadın erkek arkadaşımı elimden almak üzereydi.
Farklı bir strateji izlemeye karar verdim: Eszter ona destek oluyor ve onu şımartıyordu, bunu ben de yapabilirdim. Yılbaşı alışverişine çıktım ve telekineziyle ilgili ne kadar kitap bulduysam hepsini satın aldım. Üstüne bir de, Carrie filminin DVD'sini hediye paketi yaptım ve yatağın altına sakladım. Ertesi gece, romantik bir yılbaşı yemeği sonrası, hediyeleri verecektim. Yalnız uyudum. Buna alışmıştım, Alp genelde masa başında, bardağına bakarken uyuyakalıyordu.
Önce, bana hediye almaya çıktığını düşündüm. Yemek hazırladım, aslında, hazır yemekleri ısıtmaktan ibaretti yaptığım. Mum yaktım, şarap açtım, mezeleri küçük Ikea tabaklarımıza yerleştirdim. Alp'in çok beğendiği, bit pazarında tesadüfen bulup aldığım kimonomu giydim. Hediyeleri masanın köşesine dizdim, keyiflendim. Alp'i beklerken bütün şarabı bitirdim elbette. Gelmedi. Bunun üzerine dışarı çıktım. Yılbaşı gecesiydi, Berlin'deydim, dışarıda bir yerlerde gidebileceğim, bana uygun bir parti bulabilirdim mutlaka.
Yağmur başladı. Üşüyordum, Alp'i özlüyordum. Cıvıl cıvıl olmasını beklerdim ama sokaklar boştu. Yürümeye devam ettim. Ayakkabımın topuğu kırıldı, zaten çok adi ayakkabılardı. Çıkarıp çıplak ayak yürümek geldi içimden, ama istesem de böyle şeyler yapacak kadar çılgın olamamıştım hiç. Ağlamaya başladım. O sırada, bir yandan birbirlerine sarılan, bir yandan da şeffaf bir yağmurluğu başlarının üzerinde dengede tutmaya çalışan eşcinsel bir çifte rastladım. Uzun boylu olan, baştan aşağıya siyah deriler içindeydi. Benim boylarımda olan ise takım elbiseliydi. Birbirlerinden farklıydılar ama birbirlerine aşık oldukları her hallerinden belliydi. Bir şekilde başarıyorlardı bu işi yürütmeyi. Onlara imrendim. Alp'le kendimi düşündüm, tüm zevklerimiz ortaktı ama sahip olduklarımızın değerini bilememiştik. Beni aralarına aldılar, yağmurluğun altında, iki erkeğin sıcaklığını hissetmek hoşuma gitti, yalnızlığım uçup gitmişti sanki. Gittikleri partiye –her neresiyse- beni de davet etmelerini diledim. Ettiler, ben de naz yapmadan, seve seve kabul ettim.
İşte yine, büfenin arkasında, en sevdiğim köşemdeydim. Kurtarıcım olan çift beni hemen unutmuştu. Loş ışıkta, plastik yılbaşı süslerinin ve japon güllerinin arasında, kendileri de birer süs gibi duran –çoğu kızıl saçlı, Fassbinder filmlerinden çıkmış gibi, abartılı jestler yapan- konukları uzun uzun inceledim. Viski içiyorlardı. Dans ederken çılgın bir pervane gibi havaya savurdukları kolları, neredeyse katılaşmış, ağırlaşmış duman tabakasını dağıtmaya yetmiyordu. Köşeme yapışıp kalmıştım, hareket edemiyordum. Eski püskü kimonomdan utanıyordum, evde kimono giymiş en az üç kız daha görmüştüm, hepsi de çok havalıydılar. Görünmez olmayı diledim, bir bakıma öyleydim de. Varlığımdan kimsenin haberi yoktu. Bütün partiler birbirine benziyordu. Tek farkla: Artık dibini göremediğim hiçbir yemeğe elimi sürmüyordum. Neredeyse bir saat boyunca, Mısırlı bir adam dışında kimse benimle konuşmadı. Siyah, uzun, yumuşacık saçları vardı, dövmemi beğenmişti. Avcuma küçük, şeker pembesi bir hap, yanağıma da ıslak bir öpücük kondurup gitti. Ev sahibi, kabarık saçlı, tütü giymiş bir kızdı. Dantel eldivenlerinin bile gizleyemediği yara izlerini –belli ki kanını akıtmaktan hoşlanıyordu– ilk bakışta fark etmiştim. Evi harikaydı, hayalimdeki evdi. Göz göze geldiğimizde el salladı. Gülüşü ışıl ışıldı. Kıskançlıktan ağlamak üzereydim, yine de, herkese gülümsemeye çalışıyordum.
Çoktan sarhoş olmuştum, ayaklarım yerden kesilmişti. Aralarına karıştım. Rastgele konuşmaya, tanışmaya, kahkahalar atmaya başladım. Bir ara Alp geldi sandım, ama gördüğüm kişi erkek bile değilmiş. Geri sayım başladı. On saniye boyunca, beni öpecek kimsenin olmamasının verdiği sıkıntıyı yaşadım. On saniye boyunca Alp'i özledim. Sonra bir şey oldu: Tütüler içindeki ev sahibesi, dudaklarıma yapıştı ve beni uzun uzun öptü, sonra gözlerini sarhoş gözlerime dikti ve mutlu yıllar, dedi. İsmi Csilla'ymış. 'Yıldız' demekmiş. Saçlarımı okşayınca, içimi heyecansız, huzurlu bir sıcaklık kapladı. Evimi beğendin mi?, diye sordu tatlılıkla. Çok tatlı olduğumu, çok mahçup bir halim olduğunu, bunun hoşuna gittiğini söyledi. Buraya taşın, beraber yaşayalım, sana çok iyi bakarım, dedi. Dediğine göre, tasarladığı oyuncaklardan epey para kazanıyormuş. Ayrıca çok iyi bir aşçıymış.
Neden bilmiyorum, oradan kaçtım. Koşarak eve gittim. Alp'in en umutsuz, en pişman, en karamsar haliyle beni beklediğini hayal ediyordum. Kimse yoktu. Paketler açılmamış, duruyordu. En azından denedim, diye düşündüm. Telesekreterin ışığı yanıp sönüyordu: Alp'in annesinden bir mesaj. Çocuk yapın, diyordu. Ve onu çok sevin! Onu sevmekten asla vazgeçmeyin! Ve ağlamaklı, sarhoş bir sesle, fısıldar gibi devam ediyordu, sana istediğin sevgiyi, ilgiyi hiçbir zaman veremedim oğlum, ne olur beni affet. İkinizi de öpüyorum, mutlu yıllar. Ve arkasından, hiç kesilmeyecekmiş gibi duran hıçkırıklar geldi. Birden dank etti. Üst kata çıktım ve kapıyı yumrukladım. Bağırıp çağırdım ama sesim milli marşı bastıramadı. Kapıda asılı melek biçiminde yılbaşı süsünü yere fırlattım, parçalandı. Tam umudu kesip kapının önünde devrilecekken, marş bitti. Ayak seslerini duydum. Eszter kapıyı açtı, çıplaktı. Memeleri, ondan ayrı birer canlı gibiydiler, beni öldürmek istiyorlardı. Üzerinden sular damlıyordu. Ağzı, aksanı gibi çarpıktı. Gözleri şehvetten koyulaşmış, simsiyah olmuştu. Ağzımı bile açmama fırsat vermeden, Agnes, dedi, kurtların ulumasına benzer bir sesle, kuzenim Agnes delirip kendini ormandaki kuyuya attı. Onu oradan çıkarmak için üç yetişkin avcı üç gün üç gece uğraştı… Kapı yüzüme kapanırken, Alp'i gördüm. Küvette, bebekler gibi uyuyordu.
Eşyalarımı toplamak için eve döndüm. Bir bakışım yetti, bakterilerle kaplanmış bardak, yere düştü ve paramparça oldu. Bavulumu alıp çıkarken, kendi kendime gülümsedim, artık yeni başlangıçlardan korkmuyordum.

Why did you turn off your tv?

Bugün çok gıcıktım ve çok sinirliydim. Herkesi üzdüm mü yine? Evden çıkarken 16 yaşındaki ergenler gibi babamla kavga ettim. Annem bu kavgayı özlemiş olmalı yok yok buldum bence annem benim babamla kavga etmemi özlemiş. Son zamanlarda babamla çok iyi anlaşınca annem yanlız kalmıştı. Oha beynimde 150 tane ampul yandı anda. Eureka! Demek annem ondan tripliymiş bana. Babamı seviyorum diye ona olan sevgimin azaldığını düşünmüş olmalı. Hay Allah! Evet ben bugün babamla kavga edince annem endişelenmiş. Her 10 dakikada bir aradı beni. Kıyamam! Neyse şimdi ben babamla küsüm, annem benimle barıştı. Bi de yemekte laf soktu bana çaktırmadan. "Baban hasta olmuş, ilgilensene babanla!"
İnsan psikolojisi ne kadar ilginçtir ya. Sen 55 yaşında bir kadınsın abi ama geçmiyor histerin. Dikkat çekme eğilimin azalmıyor. Hala sanki 5 yaşında bir kız çocuğusun. Sevgiyi paylaşamama durumu. Annem giderek anneanneme benziyor ne tuhaf.

İzmir'e yeniden kış geldi.! Dışarıda saatte 1000 km hızla esen bir rüzgar var! Üşüyorum.

Doğumgünüme de az kaldı. Bir beynim olsa onu toplar yazardım.

16 Mart 2010 Salı

ne işe meşgulsünüz?

Özel bir şirkette hemstır olarak çalışıyorum.

gibi!

Masanın altına sümük yapıştırmak gibi.

15 Mart 2010 Pazartesi

Getting tired as fuck when walking-1

Sabahın 7sinde uyanmam gerekirken babamın 6bucuktaki yakarışıyla fırlamışım ayağa. Yüzümde bir canavar maskesi vardı. Duş alınca o maske eriyip kanalizasyona karıştı. Sonra otobüs bekledik yol üzerinde. Eşme Seyahat! Yıllardan sonra ilk defa gidiyordum ineklerin ortalık yere sıçtığı sonra da tavukların o boklardan kendilerine pay çıkarıp kuluçkaya yattığı yemyeşil otlakların çevrelediği buz gibi suların oluk oluk aktığı köyümüze. Beni köyümün yağmurlarında yıkayabilirler, hiç sorun değil. Annemin 83 yılında mezun edip yeni bir geleceğe yolladığı öğrencilerinden Veli Koç beyfendi bizim yolumuzu aydınlatacak bir titrek ışıktı. Önümüze geçti, önce tarlalarımızı keşfe çıktı bizimle.
-Abey, buraları nasıl da verimli! Ah, burda ne ekseniz sizin bütün sülaleyi doyurur!
deyişi içimize su serpti, o suyun değdiği yerlerde yoncalar çıktı. Önce arazi karşılığı aldığımız yeni ineğimize gün doğdu. Sonra başladık cevizlerimiz için metrekare hesabı yapmaya. Ceviz dediğin 7 sene sonra baklavalara girecekti o vakit bir karar verdim. Babamın 30 senelik emeyinden arta kalan 33 metrekarelik dükkanını işletmek en büyük arzum oluverdi. Aslında ben bir cevherim maymun iştahlığımla. Ne yöne çeksen oradan uzar girişmci ruhum.
Sonra iki amcamdan yadigar 2 yengemi onlarında köyde kalan birer çocuklarını ziyarete gittik. Kuş sütü eksikli köy sofrasında, kasnak üstü yer masasında herşeyin taptaze olduğu enfes bir öğle yemeği yedik. (Koyunlarından olan kuzularıyla küçükken kalbimi fetheden, her gittiğimde bana bir kuzu armağan eden ama nasılsa o kuzulardan bir daha haber alamadığım amcamın en küçük kızı kocaya kaçtı 2 ay önce. Herkes kızgın güya ona. Ama herkes içinden diyor, iyi yaptın be kızım. Annesi geldi yanıma toprak kokusuyla. Dedi ki istersen bi ara Seçili. Bakalım ne yaparmış! Olur dedim. -Alo? Ben kimim? Nerdeyim? -Bilmem. Kimsin? Nerdesin? -Ben Işıl. Senin eski evindeyim. -Aaa! -Yaaa!. Sonra toprak kokusu geldi burnuma. Dedi ne yapıyormuş? Al konuş istersen diye uzattım telefonu. Havada kapıldı telefon. Ah nasıl da özlem var içinde. Dedi sakın abisine söyleme. Tamam dedim. Sonra abisi girdi içeri, annesinin konuşması bitince. Abisine sordum ister misin konuşmak. Olur dedi. Ama sakın anneme söyleme!)

Köyde yaşam garip. Günler kısa ama hayat çok uzun! İnsanlar cahil ama toprak bilgili! Hayvan çok ama verim yok. İş çok ama tembellik sarmış sokakları ve evleri!

14 Mart 2010 Pazar

The number of the beast

I left alone. My mind was black. I need a time to think! What did I see? Can I believe?

Anyway, bugün Dünya Pi Sayısı günüymüş. Hani ense kökümde varolan. Bir türlü sonu gelmeyen bir rakam.

Güzel günlerdi.

Ma! Please, don't cry!

Babamın şımarık kızı imajım annemin ruhunu mu zedeliyor nedir anlamadım. Bu iş kadını triplerimi çok saçma buluyor, hafiften öksürüklü ağlak yüzü kalbimin derinlerini acıtıyor. Ama ne yapsam annemi üzüyorum. Sorun ben miyim yoksa annem mi hala çözemedim. Onun bu mutsuz ruhu bütün enerjimi sömürüyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Diyor ki, kızım sen bunca sene kitapların arasında hayat buldun, okudun okudun e peki neden devam etmiyorsun okumaya. Neden bu kadar maymun iştahlısın? Evet ya. Neden maymun iştahlıyım? Ama bu benim anne. Ben senin kızınım. Sen beni benden daha iyi tanıyorsun! Ama şunu anlamadın bunca sene, ben devlet memuru olmak istemiyorum. Hayatta istediğim son şey devlet memuru olmak. Bırak hayatın akışı bizi doğru yere bıraksın. Ne olur daha da üzme kendini. Sorun nedir anlamıyorum. Sanırım, menopoz geriyor seni böylesine. Keşke elimden bi şey gelse. Keşke yaşlanmanı durdurabilsem. Hep genç kalsan sen. Eski neşeli resim olabilsen. Ama bil! Seni çok seviyorum.Bil bunu canım annem.

13 Mart 2010 Cumartesi

Don't let me be misunderstood!

Yok yok. Canım bi şeye sıkkın değil. sadece başım ağrıyor benim. ayrıca artık klavyeye bakmadan yazıorum.

take your makeup off! what da fuck!

Ne zaman makyaj yapsam, o zaman baş ağrısından duramıyorum. Neden ama? Acaba bende makyaj kanseri mi var? Vücudum sevmiyor mu boyayı? Nedir allahım? Ben güzelleşemez miyim? Peki babamın belgesel aşkı ne zaman biter? Moviemax benim olsa ya. oyf. guess'ten çok güzel bi yelek aldım. oğye.

gidip yüzümü yıkıyım. evet.

Let the game begin

Ne zamandır çılgın gibi iş arayıp bi baltaya sap olamayınca umutlarımın tükendiği noktayı işaretleyip sonsuz çizgi geçirmiştim o noktadan. Artık sabrımın sonunda halay çekiyor, sabrımın sonunda zırıldıyordum. Babam benim şımarık bir çocuk olmamda en önemli karakterdir, çünkü hala benim "yurtdışındaki" okuluma devam etmemi istiyor. Oysa ben çoktan vazgeçtim. Sıkılıyorum ben orda. Yaz da geliyor. Alemin soğuk sıçık ülkesine geri dönmek istemiyorum. 

Kinda feel sorry

Mortal Man Guided to Eternity

Ajda Pekkan bu kadar güzel olmasa, Ajda Pekkan diye bir kadın olmasa mesela Türkiye'de hayat ne kadar boş olurdu. İçi bomboş olurdu. Şarkılar anlamsız olurdu, sarı saç sadece Marilyn Monroe'ya yakışırdı. Süperstar kavramı anlamsızlaşırdı. Ah bir de dans edebilseydi! İki göbek atabilseydi. O zaman o Avrupai havası yerle bir olurdu. Bu kadın Türk mü? Hani bana soruyorlar "ben Avrupadayken", Türkler akraba evliliği yapıyor mu? Türklerden de sarışın çıkıyor mu?

Al sana Türk. Al abi. Hadi benim Türk olduğuma inanmıyorsun, Ajda Pekkan'a da mı inanmıyorsun? Güzel kadın. Estetik yaptırmış tamam. Sen de yaptır bakalım, olcak mı? Olcak mı lan. Malzeme güzel değilse, sen istersen Ömerden Ezele dön, olmaz! OLMAZ! Türk Estetikçiler Derneğinden aldım bu bilgiyi. Evet! Bilimsel bi insanım.

12 Mart 2010 Cuma

Türkin wird verarscht

Haftada 2 gün çalışıp dünya kadar para alan çok sevdiğim arkadaşım kırpık bana bi haber verdi. dedi ki git İEÜ bu sene sosyoloji bölümü açıyor. Hem masterını yaparsın hem hoca olursun. lan bundan iyi iş mi olur dedi! hemen okula telefon açtım. o da nesi o da nesi osuruk sesi!
meger sadece lisans programıymıs o. hem yuksek lisans içinde burs programları yokmuş. ya böyle olmuş.

babamla organik tarım işine giriyoruz hacı. bir inek alıcam. bir at. bir eşek. bremen mızıkacıları modunda. en güzeli.

gibi!

sabahın erken saatlerinde tepeciklimi kuruçaylımı dinlemek gibi.

11 Mart 2010 Perşembe

it is raining cats and dogs

Çok çok eski çağlardaydı. Yer gök birbine karıştı.
Gökten bir melek düştü, yağan yağmurlara tutunmaya çalıştı. Bilemedi yağmur damlaları riyakardır, onlar bulutlardan koparken bilemezler yere tane tane düşeceklerini.
Melek güzeldi. Teni çikolata rengindeydi.
Yağmur damlalarına tutundu, melek. Bilemedi yağmur damlalarının onu yeryüzüne bırakacağını.
Nice sonra yağmur damlaları kurudu, her yanı çamur kapladı. Melek, teninin renginde çamurla sıvandı. Vücuduna bir peri kondu. Peri usulca öptü meleği. Usulca temizlendi çamur. Melek periyi avucuna aldı. Biraz öptü, biraz kokladı. Sonra dudaklarını mühürledi. Epey zaman konuşmadı. Peri ağladı, gözyaşları meleğin kalbine çarptı. Sanırdı melek, onun kalbi yoktu. Ama perinin gözyaşları sudur. Su ve ateş, toprak ve hava bir oldu. Çabaladılar düşen meleği diriltmeye. Su perinin gözyaşıdır. Ateş meleğin kalbi. Toprak sıvanan çamur ve hava perinin nefesidir.
Meleği insan yapmak, ona can vermek için uğraştı 4 element. Dokuz ay sonra bir insan doğdu düşen meleğin yanağına saklanmış gamzeden. Adına Doğukan dediler. Doğunun hanı dediler.
Güneş doğudan doğdu. Yer ve gök birbirinden ayrıldı. Gökten bir güneş doğdu, yeryüzünü aydınlattı. Peri aydınlıkta kayboldu. Melek periyi unuttu. Peri kendi başına kaldı. Önce ışıldadı. Sonra uzaklaştı. Melekti doğunun hanı. Öyle büyük ve görkemliydi. Yeryüzü ısındı. Yeryüzünde Allaha inanan ilk kadını gördü. Allaha yakın melek onu sevdi. Adına Betül dediler. Yeryüzünde gün oldu. Günün yüzü varoldu adına gün-yüz dediler. Melek onu sevdi. Sonra bir kraliçe gördüğünü sandı. Zehirlerin kraliçesiydi. Adına Ece dediler. Melek onu sevdi. Sonra bir mavilik gördü melek. Uçsuz bucaksız bir mavilik. Adına Deniz dediler. Melek onu sevdi.

Peri, ortalıkta uçuşan şeytan tüylerine tutunup dünyaya çevirdi yüzünü. Bir süre sallandı rüzgarda. Kurtardığı meleğin adı soğumaya başlayan dilinde, ruhu incecik bir iple meleğin ruhuna bağlı... Uçtu gökyüzünde.

Sonra bir daha yağdı yağmur. Yer ve gök birbirine karıştı. Bu kez peri düştü yağmur damlalarına sarılıp. Melek onu unutmuştu ya, yağan yağmurları hatırladı. Periyi hatırladı. Avucuna düştü peri, tesadüf. Hani yoktu ya tesadüf. Peri avuçlarında uyanıverdi. Önce bir nefes. sonra bir nefes daha. Sessiz bir çığlık atıverdi meleğin kucağında. Melek gülümsedi. Peri canlanıverdi.

Bir zaman geldi. Peri ve melek bekledi o zamanı. Peri söz verdi. Melek sözü tuttu. Yer ve gök ayrılıcak birbirinden. Peri ve melek evlenecek bir zamanda. 2 çocukları olucak. biri kız biri erkek. kızın adı mey. oğlun adı od olucak.
mey aşkın içkisi.
od aşkın ateşi.

25 Şubat 2010 Perşembe

sesim geliyor mu?

Hulusi: Yavrucum otobüs seni evinden mi alacak?
Isil: 11'de biniyorum da.
Hulusi: Haaa. öyle desene. gittigidiyor.com oldun tüm gün.!!

Eau de Toilette

Yarın martini içeceğiz!
Bardakları hazırla.
İçine bir yeşil zeytin at ve kanepenin üzerine otur.
Cd çalara bir Chet Baker cdsi koymalısın.
My funny Valentine çalsın arka fonda.
Sen ve ben!
Eski günlerdeki gibi oturalım yan yana.
Bir kaç kadehten sonra yavşasın suratlar, yavşasın geçmiş.
Pelte gibi olur şişenin dibine gelince.
Ya kavga ederiz ya da deli gibi sevişiriz. Bir kaç gün yeter seni tanımama!

burcucum?

boş zamanlarında kilo alan degil kilo almadıgı zamanları boş zaman sayan bi insanım.

İsviçreli Bilim Adamları

Küçücük bir odanın içinde birbirinin yüzüne bakarak kıyametini bekleyen iki insanız biz. Ne kollarımızı dolayabiliyoruz birbirimize, ne de dudaklarımız kavuşuyor. Yapayalnızız birbirimizin yanında. Hüsrana uğradı ruhumuz. Kalplerimiz de kedilerin önünde! Ciğer sandı kediler onu. Ciğerlerimiz beş para etmediğinden ancak kalplerimizi sunabildik onlara.

gibi!

anne dırdırı gibi.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Sad sad sad.

Neden bana azıcık ilgi gösteren herkesin iyi niyetlerini sömürmekte bu kadar ustayım ben? Neden herkese sevgilimmiş gibi tripler atıyorum hakkım olmadan?
Bu kadar süzük bir kalbim ve acınacak kadar kötü durumda bir maneviyatım oldugu için bir alkış bana.

after a long time, sweet home!

Kardeşim telefonda çok cazüp bi teklif yaptı. sanırım gece 12 arabasıyla uzun zamandır gitmedigim, anılarımla çürümeye terk ettigim şehre gitmek üzereyim.
heyecanlı bekleyiş!

The Fortune Teller

Bir facebook applicationu olarak fortune teller, allah gibi bir şeydir. herbirşeyi anında bilir. şaka olmalıdır heralde. ilk başta sadece bana böyle yanılıyorum falan sandım. ama facebooktan msnden bi sürü arkadasım da benimle aynı fikirdeymiş. şu an dumurları oynuyoruz!

hepimiz!

Visumantrag

Çok yorucu bir sabahtı. Götümden bir şişe kan aldılar. Ne oldu bilmiyorum. bekliycem şim 4-8 hafta arası. Heyecan dorukta. gerçek bak

23 Şubat 2010 Salı

Ich bin ja so aufgeregt!

Stres küpüyüm. sabahın köründe ayaklanıcam.
uyumalıyım.
meli malı!

Küss

Öpüşmek çok zevkli bence. İki dudak çok lezzetli bence.

gibi!

istanbul kanatlarımın altında gibi!

I am very Competetive!

Yarışma programlarına katılan insanlara kendilerini tanıttırıyorlar ya ilk başta. Bence bu insanlar yıllarca bunun için yaşamışlar.
-Merhaba. 12 Nisan 1980 yılında İstanbulda doğdum. Üniversite mezunuyum. Bi bok olamadım. Çırpınıyorum. Ailem bu mutsuzluğuma daha fazla tahammül edemeyip beni bu yarışmaya girmem için zorladılar. Zoraki gülümsüyorum. Aslında bedbaht bir haldeyim. Yarışmacı arkadaşlara başarılar, çünkü ihtiyaçları olucak! ha ha ha!

bir uyuşturucu olarak 404

Müzmin bir uyuşturucu kullancısı olarak (uyuturucu tanımım 404 uhu.yanlı anlaşılmasın) bağımlılığımı asgariye indirmeye çalışıyordum. Ne olduysa herşey bugün tekerrür etti. Malum vize görüşmesi için doldurduğum dilekçeye fotoğrafımı yapıştırmam gerekiyordu. Oysa evde uhu yoktu. Gittim. Geri geldiğimde elimde bir değil iki değil tam üç adet 404 tutuyordum. Oysa ki bana lazım olan iki damlaydı!
Gerisini avucuma boşaltıp koklamaya, diğer parmağımla avucumun içindeki uhuyu büzüştürmeye, sümük kıvamına getirmeye başladım.

Ben iflah olmaz bir uhu müptelasıyım. Evet!

Boğazda bir yudum rakı

Çok da güzel olurdu. İstanbulu çok özledim. 4 sene olmuş gitmeyeli, İstanbula.
4 sene önce bir rock n coke günüydü. Şen şakraktık. Çocuktuk.

gibi!

uçamayan bir süperman gibi.

Küçük Prens Orçun

Küçükken babamın beni nasıl dövdüğünden söz açılmış, acıtasyonun dibine vurulmuştu. Dedi ki, yılbaşında içtik babamla karşılıklı. Sonra babama dedim; utanmadın mı el kadar çocuğu dövmeye? Bi gün ben seni dövsem sen mi utanırsın ben mi?
O günden sonra babam benim krallıgımı tanıdı. Kendisi hala kral ama beni de ağır prens yaptı. Eflak ve Boğdan'ı verdi direkt!

gibi!

sakızdan balonla dünya turuna çıkmak gibi.

Elif Safak: Uzaktan Sevmek

Uzaktan sevmek
22.02.2010 09:38
Her şey olduğu gibi kalsın istiyorum. Ben hep bir sıfır mağlup olayım; sen hep uzak bir hayalden ibaret. Sen olduğun gibi kal. Ulaşılmaz. Dokunulmaz. Koklanılmaz. Ben olduğum gibi. Dünya olduğu gibi.Ruhunun en çirkef, suretinin en çirkin, zihninin en çiğ hallerini biliyorum; hiçbirini gözlerimle görmemiş olsam da. Ne bir mükafat verdin bana ne bir ceza. Ama cennetini de biliyorum, cehennemini de.
"Seni uzaktan seviyorum...." diye düşündü erkek içinden. "Yaklaşmadan, anlatmadan, anlaşılmadan.... Ben seni beklentisiz seviyorum. Hiçbir şey ummadan, talepte bulunmadan, hayal bile kurmadan. Kendi içimde taşıdığım sessiz sedasız bir sır bu. Ben belki de senden çok bu sırrı seviyorum."Sırrın senden bile güzel çünkü, senden bile özel. Sırrın bir billur kadeh, kırılmasın diye yüreğimde taşıyorum. Sırrın nazenin bir mum alevi, sırf yanmaya devam etsin diye karanlığı gündüze yeğliyorum. Kimse bilmiyor, bilmesi de gerekmiyor. Hem kim ne anlar? Ateş bu, hep düştüğü yeri yakar. Bense ne bir şeyleri değiştirmek peşindeyim, ne bir yere varmak. Ne sahip olmak derdindeyim, ne kendimi kanıtlamak. Her şey olduğu gibi kalsın istiyorum. Ben hep bir sıfır mağlup olayım; sen hep uzak bir hayalden ibaret. Sen olduğun gibi kal. Ulaşılmaz. Dokunulmaz. Koklanılmaz. Ben olduğum gibi. Dünya olduğu gibi. Merkez Efendi'nin dediği gibi, "her şey zaten dengede ve ahenkte, canım efendim. Her şey zaten merkezinde."Ben senin ismini tarçın kokulu akide şekeri gibi tutuyorum ağzımda, damağımda, ruhumda. Kaygılarını biliyorum, yalnızlıklarını, kırgınlıklarını ve hırslarını da. Kalbinin ritmini duyuyorum; yanında olmasam, elini tutmasam da. Ruhunun en çirkef, suretinin en çirkin, zihninin en çiğ hallerini biliyorum; hiçbirini gözlerimle görmemiş olsam da. Ne bir mükafat verdin bana ne bir ceza. Ama cennetini de biliyorum, cehennemini de.Seni olduğun gibi sevdim, tüm günahların ve arızalarınla. Uzaktan sevmenin en güzel yanı bu zaten. Kimseyi değiştirmeye kalkmıyorsun. Her şeyi olduğu gibi kabulleniyorsun. Aynı gökkubbenin altında yaşadığımızı bilmek yetiyor bana. Başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz sema aynı, yıldızlar aynı, dolunay aynı. Bunu bilmek yetiyor bana. Umurumda değil ki nerede uyuyorsun, kimin yanında.Bacağında şarapnel parçasıyla yaşayan bir asker gibiyim. Etimde yabancı bir madde, kemiğimde bir metal parçası gibi duruyor aşkın bende. Başkası duysa korkar, "aman" der. "Nasıl olur? Böyle de yaşanır mı?" Halbuki ben alıştım. Rahatsız etmiyor beni, onu anladım. Şarapnel ve ben, gül gibi geçiniyoruz, yanyana ama karışmadan birbirimize.
*
"Seni uzaktan seviyorum...." diye geçirdi kadın içinden ve başını çevirdi. Bakmadı bile ondan yana. Bakması gerekmedi.Ne güzel uzaktan sevmenin rahatlığı, hafifliği, beklentisizliği. Herkesin habire birbirinin hayatı hakkında konuştuğu bu dünyada "biz" diye bir şey olmayınca, hakkımızda konuşacak bir şey de bulamıyorlar ya, ne güzel. Özgürlük işte!Sen özgürsün. Dilediğin zaman gidersin aklının estiği yöne. Tutsaksın bir o kadar. Mecbursun kendi sorumluluklarına, alışkanlıklarına, hayatına. Yapışmışsın kabuğuna. Hayalimdeki sen gerçek senden daha özgür aslında. Görsen, hayalimdeki seni kıskanırsın.Seni sevdiğimi söylememekteki ısrarım bu yüzden. Her şey böyle daha duru, daha güzel. Söylesem büyü bozulur. Zaman ağırlaşır, zaman hantallaşır. Doğallık kaybolur, konuşmalar yapaylaşır. Söylesem dünya durur, bir daha hiçbir şey aynı olmaz. Sen değişirsin. Bir başka hal gelir üzerine. Bir beklenti, bir istek, bir kıvanç, gizliden gizliye bir kibir siner bakışlarına. "Aşıklar kibirli olur" demiş şair. Sevdiklerini fethedilmiş bir kale gibi görmeye kalkarlar. Bense hayat boyu susmaya razıyım, o kibiri gözlerinde görmektense."Böyle adamaYaklaşmaz hiçbir güzellikDoğduğu günden beri kalbinde bir delik,Almak için bütün sızıları içine."Oğuz Atay tanısa, seni anlatmak için söylerdi bunları. Bütün sızıları içine çeken adamsın çünkü. Bir de beni almanı istemem o delik kalbine.
*
Uzaktan sevmek daha güzeldir bazen. Ne incitir, ne acıtır. Ne yaralar ne kanatır. Gözlerinle görmediğin ama sesini duyduğun, varlığıyla huzur bulduğun bir denizin yakınında yürümek gibidir böyle sevmek..... Uzaktan sevmek en güzelidir bazen.

Vodoo People

Sanırım en hassas olduum konulardan biri, yaşadığım evin bana ait olmaması ve birinin üzerine yük olmam. Bir lanet var üzerimde tam 2 sene oldu. Ankara'dan İzmire döndüğümden beri ailemin yanında yaşıyordum ve en büyük kavgalarımızı annemle bu konuda yapıyorduk. Ne zaman bana sen benim düzeni bozuyorsun dese, cinlerim tepemde taarruza geçiyordum ve kavganın sonunda boğazım yırtılıncaya kadar bağırıp çağırıp ağlamaya başlıyordum. Sonunda başka br ülkeye bambaşka bir hayata kaçtım, arkamda sevgimi, ailemi, hatıralarımı, arkadaşlarımı bırakıp. Öyle kaçtım ki ne bir evim vardı ne de kendime ait bir odam. Tam 4 ayda 7 ev değiştirdim. Sonuncusunda tüm ev bana ait gibiydi ama bu sefer ben aidiyet duygumu kaybetmiştim. Ne bir odaya, ne bir sevgiliye ne de bir hayata sahip olamama duygusu bütün ruhumu sarmış gibi.
aman sıkıldım.
yazmıycam.

22 Şubat 2010 Pazartesi

gibi!

kaynar suda yüzmek gibi

sen cok yasa emi

Hulusi:
izmirdeyken benim askerligi yap yavrucum bea
Isil:
aa bi de o var
Hulusi:
2-3 hafta yapsan yine ii
Isil:
hsduasıdha8dyasd

garip işler polisi

uzun süreli vize basvuru sürecinden korkup ordan burdan kagıtlarımı, adliyeden sabıka kaydı almak için hasta hasta yatagımdan kalktım sabahın köründe. bir akmaya başlasa hayat çok güzel olacak burnum ve başağrımla birlikte sırasıyla muhtarlık, fotograf stüdyosu, nüfus memurlugu ve adliye şeklinde bir güzergahım vardı. günler sürer sandıgım işlemlerin adliyeye kadar olan kısmını 1 saatte atlatınca gözüm döndü. bir de yok efendim türkiye cumhuriyetinde bürokrasi cok yavasmıs zartmıs zurtmus. ulan almanyada hizmet sektörü yok. gercekten. telefonunuza "guthaben" almak için 2 saat kuyrukta bekliyebilirsiniz, bu mümkündür.
neise efenim, adliyeye vardıgımda saat 11i ceyrek geciyor civarındaydı. 45 dakika içinde o kagıdı elime almamın mümküniyatı yoktu. (mehmet haytaogluna sevgiler) 2 tane pencere var adliye binasının dışında. sağ pencereden başvuru yapıyorsun, soldan da başvuru cevabını alıyorsun. ama bunun için önce beyaz kulübeden nüfus cüzdanının fotokopisini cektirmeli ve dilekçe almalısın. beyaz kulübede kimse yoktu. tam 20 dakika bekledim ben orda diğer silah arkadaslarımla beraber. sonra viicdanlı bir polis memuru içeriden de fotokopi cektirebilecegimizi söyleyince ben koştum. road runner oldum ben. neise efendim fotokopimi cektirdim ama ya dilekçe? kısa boylu beyaz kulübe görevlisi ulvi görevinin başına döndüğünde saatlerimiz 12ye ceyrek kalayı gösteriyordu. korkmuştum. kan bürümüştü gözlerimi.
apar topar sağ pencereye gittim. önümdeki çift belgelerini verip makbuzlarını aldılar. peki ya ben? istemiyorum öğleden sonraya kalıp bu belgeleri teslim edebilmeyi. istemiyorum yarın da buraya gelmeyi. derken sıra bana geldi. 2 kıytırık kagıdı 5 türk lirası ile görevli hanıma teslim ettim. o ise bana karşılıgında 50 tane dosya verdi.
50 adet dosya verdi bana.

bunu neden yaptın diye sordum. "al bu dosyalarrı 1. kata çık. ayşegül hanımı gör. dosyaları ona teslim et ama karşılığında kendi sabıka kaydını almayı unutma!" dedi bana. Ağlayabilirdim o an. bunu yapablirdim. sevinçten gözlerim doldu benim.
ayşegül hanım mahkeme duvarı gibi yüzü ile sabıka kaydımın olmadıgını teyit ettiginde saatlerimiz tam 12yi gösteriyordu.

mutluluktan tırtıl oldum. kelebek oldum. tekrar tırtıl oldum.
ohbeya

Büyük düşünür Orcun dedi ki:

düşüncelerinize dikkat edin, davranışınız olurlar... davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınız olurlar... alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakteriniz olurlar ve... karakterinize dikkat edin, kaderiniz olurlar...

21 Şubat 2010 Pazar

türk insanın dijital ciftlik sevgisi

"BUYUK TAVUK KUMESi. HERKESDEN ONCE iLK SiZDE OLSUN"
facebookda böyle bir fan page var. bu sitenin 350.000 üyesi var.
acı değil mi?

hello turkey!

günes ne güzelsin!

20 Şubat 2010 Cumartesi

yes!

I guess, yarin türkiyedeyim! gunesi ozledim.
twitter cok eglenceliymis. yanarim yanarim onsuz gecen gunlerime yanarim.

fikrim geldi

erkegin salagi hic cekilmiyor hocam.

In her shoes

cameran diaz ne hos hatundur yahu.
toni collette ise resmen bizim perihan savas.

i carry your heart with me (i carry it in my heart)

i am never without it

(anywhere i go you go, my dear; and whatever is done

by only me is your doing, my darling)

i fear

no fate (for you are my fate, my sweet) i want

no world (for beautiful you are my world, my true)

and it's you are whatever a moon has always meant

and whatever a sun will always sing is you

here is the deepest secret nobody knows

(here is the root of the root and the bud of the bud

and the sky of the sky of a tree called life; which grows

higher than soul can hope or mind can hide)

and this is the wonder that's keeping the stars apart

i carry your heart (i carry it in my heart)

19 Şubat 2010 Cuma

Bunu istiyorum

designed by Alexander Mcqueen

God! I know you are a musician!

joan jett

social media is a postmodern evil construction

http://twitter.com/isilyilmaz

The Imaginarium of Doctor Parnassus

Wait and see!

Rehab

bilenin, her bir kelâmı tende cânı İNCİDİR, bilmeyenin, her bir kelâmı tende canı İNCİTİR..

Stendhal Syndrome

ilk gündeme geliş tarihi 1817 ve isimlendiriliş tarihi 1979 seneleridir. grazielle magherini diye bir italyan vermiştir bu sendroma bu ismi.
aşırı güzellik/görkem/yücelik karşısında kendinden geçme/bayılma, halini tasfir eder. birbinden alakasız gözükse de, kant'ın güzellik anlayışından tasavuffa kadar birçok konuda referans olarak verilebilir.

19 şubat 2010 ankara depremi

4.1
yikmamistir da sallamistir.
ben de yikilmadim ama sarsildim.
demek ki ben ankarayim.

18 Şubat 2010 Perşembe

Noodle

Agir geldi biraz. yine de yummy!"!!!!

en cok da

cilek kokulu
cikolata soslu
hayallerimin arkasindan
agliyorum.
bazenleri!

Laya Project

Ya Allah

Memlekette Alamanci Burada Yabanci

1960larin basinda imzalanan is gücü anlasmasi ile apar topar toplandilar evlerinden. Bir cogu hayatinda büyük sehir görmeden yabanci bir ülkeye gönderilmenin saskinligini yasiyordu. Hayvan pazarindan kurbanlik secer gibi secildiler. Dislerine, saclarina kadar tarandilar.

Tarlalarinda irgat iken Munih, Berlin gibi büyük metropellere geldiklerinde isci oldular! En pis islerin bulunmaz ustalariydi onlar. Yerin dibinden maden kazdilar, Tanrilariyla konuslarina firsat verilmeden cehenneme yollandilar. Saskinliklarini atlatmalarina izin verilmedi. Gastarbeiter etiketi yakalarinda Heim`larin tek odali sogugunda birbirlerine sokuldular. Kültürlerine sarildilar. Kimisi hayatinda ilk defa gördü kadinin sacinin acik olabilecegini. Oysa ki onun evinde, onun gözünde yalnizca "kötü kadinlar" bas örtüsü takmadan gezerdi.
Yanindaki "gavur"un kolundan cekti kadini. Gözleri ac, dili lal! Namuslari köyünde, bir mektuba hasret, onlar gurbette bir sicak yemege, bir gülüse...

Zamanin akmada üstüne yok. Zaman en büyük düsman, en azili katil! Teker teker yola cikti cocuklari, esleri simdi. Simdi hepsi trende, kamyon arkasinda, otobüste! Büyük kavusma günü. Büyük heyecan! Hasret yaninda meze! Sevinc kisa sürer kavusmadan sonra, kavusmanin sevinci paranin gözüne batar! Para hirslidir dört koldan sarar. Öyle oldu. Babalar annelerle öpüsünce büyü bozuldu. "Mark" unutuldugunu sandi. Baba panik oldu. Anneyi kenara itip "Mark"a sarildi. Anne ortak dilden konusabilmek icin bunca yildir görmedigi kocasi ile, "Mark"i gögsüne basti.

Cocuklar yapayalniz. Yalnizliklarini sevdi. Yalnizliklarinda kayboldu cogu. Cocuklar evde Türk, sokakta Alman olmanin agirligini kaldiramadi. Kücücük bedenleri, izole olmus anne, baba ve Marka bas kaldirdi. Türk olduklari icin duyduklari eziklik ve dislanmislik görselde isyana dönüstü. Demir burunlu ayakkabilar, siyah ve beyaz kontrastli garip kiyafetler isyanlarinin sesi oldu.

Zamanin akmada üstüne yok. Zaman zehrini arada kalmisa akitir, bir kurban buldu mu digerlerine dönüp bakmaz. Büyüyor alamancilarin cocuklari. Bir cogunun torunu oldu. Torunlar Türk-Alman. Mark öldü. Mektubu aramaz oldu evdekiler. Sabit ücretten sinirsiz telefon konusmalari, görüntülü sohbet hos geldi.

Cekilen acilar, tozlu cantalarda kitli! Kimse istemiyor kilidini acmak!

Coucou. Tu veux voir ma bite?

kagit geliyooorr!
türkiyeyeee gidiyoruummm!

vahdet-i vücud nedir diye sordular!

ibn arabi,vahded-i vücudu söyle açıklamıştır:

"merkezde ilahi zat vardır.o aynı zamanda sırların sırrı, bilinmezlerin bilinmezidir.sonra ehadiyyet gelir, bu birliğin ilkesidir; ardından vahidiyyet gelir, bu da çokluk içindeki birliktir.sonra allah'ın adları ve nitelikleri gelir. "ol" der ve murat ettiğinin modeli yaratılır.sonraki daire bizim gibi varlıklardır.varlık, insanın çıkması gereken açık arınma alanıdır,yani insanın kendisini aşması.bu gizli olmamadır.bilmek, gerçeğin içinde durabilmedir.hakikat burada varlığın açılmasıdır.varlığın içi vehim, dışı hayaldir.varlık, kendinden olursa varlıktır.bir başkasına muhtaç olan varlık hayalden başka ne olabilir? yani biz sanırız ki, bu alem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir, mutlak gerçekten hariç bir varlıktır.oysa hiç de böyle değildir.bilelim ki biz de bir hayaliz, algıladığımız her bir şey ve ben "bu değilim " dediğimiz her bir nesne de bir hayaldir.allah, ancak karşıtlıklar bir araya getirilince bilinir. o,hem öncesizdir hem de sonrasız.o dış olarak beliren içtir,iç olarak beliren dıştır,öncesizliğiyle sonrasızdır.o'nu o'ndan başka kimse göremez ve o'nun kendisine perdeli olduğu kimse de yoktur.o, kendi kendine izhar eden zahir'dir.o, kendi kendine perde kılan batıl'dır.dış,"ben" dediğinde,iç bunu yalanlar.iç, "ben" dediğinde,dış bunu yalanlar ve bu her karşı çift için aynıdır.her durumda konuşan, bir'dir ve o'nu dinleyenin de aynıdır.bu,elçi'nin ve benliklerinin onlara anlattıkları sözüne dayanmaktadır. apaçık olarak, burada benlik, hem konuşan ve hem de konuştuğunu işiten ve söylediğini bilendir.bunda, farklı yönlere bürünmesine rağmen, hak birdir. hiç kimsenin bunu bilmemesine imkan yoktur çünkü herkes, hakk'ın bir sureti olması bakımından bundan haberdardır."

virgina kurtulusu

THE MARK ON THE WALL



Perhaps it was the middle of January in the present that I first looked
up and saw the mark on the wall. In order to fix a date it is necessary
to remember what one saw. So now I think of the fire; the steady film of
yellow light upon the page of my book; the three chrysanthemums in the
round glass bowl on the mantelpiece. Yes, it must have been the winter
time, and we had just finished our tea, for I remember that I was smoking
a cigarette when I looked up and saw the mark on the wall for the first
time. I looked up through the smoke of my cigarette and my eye lodged for
a moment upon the burning coals, and that old fancy of the crimson flag
flapping from the castle tower came into my mind, and I thought of the
cavalcade of red knights riding up the side of the black rock. Rather to
my relief the sight of the mark interrupted the fancy, for it is an old
fancy, an automatic fancy, made as a child perhaps. The mark was a small
round mark, black upon the white wall, about six or seven inches above
the mantelpiece.

How readily our thoughts swarm upon a new object, lifting it a little
way, as ants carry a blade of straw so feverishly, and then leave it. . .
If that mark was made by a nail, it can't have been for a picture, it
must have been for a miniature--the miniature of a lady with white
powdered curls, powder-dusted cheeks, and lips like red carnations. A
fraud of course, for the people who had this house before us would have
chosen pictures in that way--an old picture for an old room. That is the
sort of people they were--very interesting people, and I think of them so
often, in such queer places, because one will never see them again, never
know what happened next. They wanted to leave this house because they
wanted to change their style of furniture, so he said, and he was in
process of saying that in his opinion art should have ideas behind it
when we were torn asunder, as one is torn from the old lady about to pour
out tea and the young man about to hit the tennis ball in the back garden
of the suburban villa as one rushes past in the train.

But as for that mark, I'm not sure about it; I don't believe it was made
by a nail after all; it's too big, too round, for that. I might get up,
but if I got up and looked at it, ten to one I shouldn't be able to say
for certain; because once a thing's done, no one ever knows how it
happened. Oh! dear me, the mystery of life; The inaccuracy of thought!
The ignorance of humanity! To show how very little control of our
possessions we have--what an accidental affair this living is after all
our civilization--let me just count over a few of the things lost in one
lifetime, beginning, for that seems always the most mysterious of
losses--what cat would gnaw, what rat would nibble--three pale blue
canisters of book-binding tools? Then there were the bird cages, the iron
hoops, the steel skates, the Queen Anne coal-scuttle, the bagatelle
board, the hand organ--all gone, and jewels, too. Opals and emeralds,
they lie about the roots of turnips. What a scraping paring affair it is
to be sure! The wonder is that I've any clothes on my back, that I sit
surrounded by solid furniture at this moment. Why, if one wants to
compare life to anything, one must liken it to being blown through the
Tube at fifty miles an hour--landing at the other end without a single
hairpin in one's hair! Shot out at the feet of God entirely naked!
Tumbling head over heels in the asphodel meadows like brown paper parcels
pitched down a shoot in the post office! With one's hair flying back like
the tail of a race-horse. Yes, that seems to express the rapidity of
life, the perpetual waste and repair; all so casual, all so haphazard. . .

But after life. The slow pulling down of thick green stalks so that the
cup of the flower, as it turns over, deluges one with purple and red
light. Why, after all, should one not be born there as one is born here,
helpless, speechless, unable to focus one's eyesight, groping at the
roots of the grass, at the toes of the Giants? As for saying which are
trees, and which are men and women, or whether there are such things,
that one won't be in a condition to do for fifty years or so. There will
be nothing but spaces of light and dark, intersected by thick stalks, and
rather higher up perhaps, rose-shaped blots of an indistinct colour--dim
pinks and blues--which will, as time goes on, become more definite,
become--I don't know what. . .

And yet that mark on the wall is not a hole at all. It may even be caused
by some round black substance, such as a small rose leaf, left over from
the summer, and I, not being a very vigilant housekeeper--look at the
dust on the mantelpiece, for example, the dust which, so they say, buried
Troy three times over, only fragments of pots utterly refusing
annihilation, as one can believe.

The tree outside the window taps very gently on the pane. . . I want to
think quietly, calmly, spaciously, never to be interrupted, never to have
to rise from my chair, to slip easily from one thing to another, without
any sense of hostility, or obstacle. I want to sink deeper and deeper,
away from the surface, with its hard separate facts. To steady myself,
let me catch hold of the first idea that passes. . . Shakespeare. . .
Well, he will do as well as another. A man who sat himself solidly in an
arm-chair, and looked into the fire, so--A shower of ideas fell
perpetually from some very high Heaven down through his mind. He leant
his forehead on his hand, and people, looking in through the open
door,--for this scene is supposed to take place on a summer's
evening--But how dull this is, this historical fiction! It doesn't
interest me at all. I wish I could hit upon a pleasant track of thought,
a track indirectly reflecting credit upon myself, for those are the
pleasantest thoughts, and very frequent even in the minds of modest
mouse-coloured people, who believe genuinely that they dislike to hear
their own praises. They are not thoughts directly praising oneself; that
is the beauty of them; they are thoughts like this:

"And then I came into the room. They were discussing botany. I said how
I'd seen a flower growing on a dust heap on the site of an old house in
Kingsway. The seed, I said, must have been sown in the reign of Charles
the First. What flowers grew in the reign of Charles the First?" I
asked--(but, I don't remember the answer). Tall flowers with purple
tassels to them perhaps. And so it goes on. All the time I'm dressing up
the figure of myself in my own mind, lovingly, stealthily, not openly
adoring it, for if I did that, I should catch myself out, and stretch my
hand at once for a book in self-protection. Indeed, it is curious how
instinctively one protects the image of oneself from idolatry or any
other handling that could make it ridiculous, or too unlike the original
to be believed in any longer. Or is it not so very curious after all? It
is a matter of great importance. Suppose the looking glass smashes, the
image disappears, and the romantic figure with the green of forest depths
all about it is there no longer, but only that shell of a person which is
seen by other people--what an airless, shallow, bald, prominent world it
becomes! A world not to be lived in. As we face each other in omnibuses
and underground railways we are looking into the mirror that accounts for
the vagueness, the gleam of glassiness, in our eyes. And the novelists in
future will realize more and more the importance of these reflections,
for of course there is not one reflection but an almost infinite number;
those are the depths they will explore, those the phantoms they will
pursue, leaving the description of reality more and more out of their
stories, taking a knowledge of it for granted, as the Greeks did and
Shakespeare perhaps--but these generalizations are very worthless. The
military sound of the word is enough. It recalls leading articles,
cabinet ministers--a whole class of things indeed which as a child one
thought the thing itself, the standard thing, the real thing, from which
one could not depart save at the risk of nameless damnation.
Generalizations bring back somehow Sunday in London, Sunday afternoon
walks, Sunday luncheons, and also ways of speaking of the dead, clothes,
and habits--like the habit of sitting all together in one room until a
certain hour, although nobody liked it. There was a rule for everything.
The rule for tablecloths at that particular period was that they should
be made of tapestry with little yellow compartments marked upon them,
such as you may see in photographs of the carpets in the corridors of the
royal palaces. Tablecloths of a different kind were not real tablecloths.
How shocking, and yet how wonderful it was to discover that these real
things, Sunday luncheons, Sunday walks, country houses, and tablecloths
were not entirely real, were indeed half phantoms, and the damnation
which visited the disbeliever in them was only a sense of illegitimate
freedom. What now takes the place of those things I wonder, those real
standard things? Men perhaps, should you be a woman; the masculine point
of view which governs our lives, which sets the standard, which
establishes Whitaker's Table of Precedency, which has become, I suppose,
since the war half a phantom to many men and women, which soon--one may
hope, will be laughed into the dustbin where the phantoms go, the
mahogany sideboards and the Landseer prints, Gods and Devils, Hell and so
forth, leaving us all with an intoxicating sense of illegitimate
freedom--if freedom exists. . .

In certain lights that mark on the wall seems actually to project from
the wall. Nor is it entirely circular. I cannot be sure, but it seems to
cast a perceptible shadow, suggesting that if I ran my finger down that
strip of the wall it would, at a certain point, mount and descend a small
tumulus, a smooth tumulus like those barrows on the South Downs which
are, they say, either tombs or camps. Of the two I should prefer them to
be tombs, desiring melancholy like most English people, and finding it
natural at the end of a walk to think of the bones stretched beneath the
turf. . . There must be some book about it. Some antiquary must have dug
up those bones and given them a name. . . What sort of a man is an
antiquary, I wonder? Retired Colonels for the most part, I daresay,
leading parties of aged labourers to the top here, examining clods of
earth and stone, and getting into correspondence with the neighbouring
clergy, which, being opened at breakfast time, gives them a feeling of
importance, and the comparison of arrow-heads necessitates cross-country
journeys to the county towns, an agreeable necessity both to them and to
their elderly wives, who wish to make plum jam or to clean out the study,
and have every reason for keeping that great question of the camp or the
tomb in perpetual suspension, while the Colonel himself feels agreeably
philosophic in accumulating evidence on both sides of the question. It is
true that he does finally incline to believe in the camp; and, being
opposed, indites a pamphlet which he is about to read at the quarterly
meeting of the local society when a stroke lays him low, and his last
conscious thoughts are not of wife or child, but of the camp and that
arrowhead there, which is now in the case at the local museum, together
with the foot of a Chinese murderess, a handful of Elizabethan nails, a
great many Tudor clay pipes, a piece of Roman pottery, and the wine-glass
that Nelson drank out of--proving I really don't know what.

No, no, nothing is proved, nothing is known. And if I were to get up at
this very moment and ascertain that the mark on the wall is really--what
shall we say?--the head of a gigantic old nail, driven in two hundred
years ago, which has now, owing to the patient attrition of many
generations of housemaids, revealed its head above the coat of paint, and
is taking its first view of modern life in the sight of a white-walled
fire-lit room, what should I gain?--Knowledge? Matter for further
speculation? I can think sitting still as well as standing up. And what
is knowledge? What are our learned men save the descendants of witches
and hermits who crouched in caves and in woods brewing herbs,
interrogating shrew-mice and writing down the language of the stars? And
the less we honour them as our superstitions dwindle and our respect for
beauty and health of mind increases. . . Yes, one could imagine a very
pleasant world. A quiet, spacious world, with the flowers so red and blue
in the open fields. A world without professors or specialists or
house-keepers with the profiles of policemen, a world which one could
slice with one's thought as a fish slices the water with his fin, grazing
the stems of the water-lilies, hanging suspended over nests of white sea
eggs. . . How peaceful it is drown here, rooted in the centre of the world
and gazing up through the grey waters, with their sudden gleams of light,
and their reflections--if it were not for Whitaker's Almanack--if it were
not for the Table of Precedency!

I must jump up and see for myself what that mark on the wall really is--a
nail, a rose-leaf, a crack in the wood?

Here is nature once more at her old game of self-preservation. This train
of thought, she perceives, is threatening mere waste of energy, even some
collision with reality, for who will ever be able to lift a finger
against Whitaker's Table of Precedency? The Archbishop of Canterbury is
followed by the Lord High Chancellor; the Lord High Chancellor is
followed by the Archbishop of York. Everybody follows somebody, such is
the philosophy of Whitaker; and the great thing is to know who follows
whom. Whitaker knows, and let that, so Nature counsels, comfort you,
instead of enraging you; and if you can't be comforted, if you must
shatter this hour of peace, think of the mark on the wall.

I understand Nature's game--her prompting to take action as a way of
ending any thought that threatens to excite or to pain. Hence, I suppose,
comes our slight contempt for men of action--men, we assume, who don't
think. Still, there's no harm in putting a full stop to one's
disagreeable thoughts by looking at a mark on the wall.

Indeed, now that I have fixed my eyes upon it, I feel that I have grasped
a plank in the sea; I feel a satisfying sense of reality which at once
turns the two Archbishops and the Lord High Chancellor to the shadows of
shades. Here is something definite, something real. Thus, waking from a
midnight dream of horror, one hastily turns on the light and lies
quiescent, worshipping the chest of drawers, worshipping solidity,
worshipping reality, worshipping the impersonal world which is a proof of
some existence other than ours. That is what one wants to be sure of. . .
Wood is a pleasant thing to think about. It comes from a tree; and trees
grow, and we don't know how they grow. For years and years they grow,
without paying any attention to us, in meadows, in forests, and by the
side of rivers--all things one likes to think about. The cows swish their
tails beneath them on hot afternoons; they paint rivers so green that
when a moorhen dives one expects to see its feathers all green when it
comes up again. I like to think of the fish balanced against the stream
like flags blown out; and of water-beetles slowly raiding domes of mud
upon the bed of the river. I like to think of the tree itself:--first the
close dry sensation of being wood; then the grinding of the storm; then
the slow, delicious ooze of sap. I like to think of it, too, on winter's
nights standing in the empty field with all leaves close-furled, nothing
tender exposed to the iron bullets of the moon, a naked mast upon an
earth that goes tumbling, tumbling, all night long. The song of birds
must sound very loud and strange in June; and how cold the feet of
insects must feel upon it, as they make laborious progresses up the
creases of the bark, or sun themselves upon the thin green awning of the
leaves, and look straight in front of them with diamond-cut red eyes. . .
One by one the fibres snap beneath the immense cold pressure of the
earth, then the last storm comes and, falling, the highest branches drive
deep into the ground again. Even so, life isn't done with; there are a
million patient, watchful lives still for a tree, all over the world, in
bedrooms, in ships, on the pavement, lining rooms, where men and women
sit after tea, smoking cigarettes. It is full of peaceful thoughts, happy
thoughts, this tree. I should like to take each one separately--but
something is getting in the way. . . Where was I? What has it all been
about? A tree? A river? The Downs? Whitaker's Almanack? The fields of
asphodel? I can't remember a thing. Everything's moving, falling,
slipping, vanishing. . . There is a vast upheaval of matter. Someone is
standing over me and saying--

"I'm going out to buy a newspaper."

"Yes?"

"Though it's no good buying newspapers. . . Nothing ever happens. Curse
this war; God damn this war! . . . All the same, I don't see why we should
have a snail on our wall."

Ah, the mark on the wall! It was a snail.

alintidir.

"bana jess derdi, çünkü şahinlere takılan gözbağına bu ad verilir.
onun şahini bendim. koluna asılır, yemeğimi avcundan yerdim. burnumun keskin ve zalim, gözlerimin ise deli olduğunu söylerdi. bana yumuşak davrandığı takdirde onu parçalayacağıma inandığını da söylerdi.
geceleri dışarı çıkacak olursa beni karyolamıza zincirle bağlardı. uzunca bir zincirdi bu, gerektiğinde oturağı kullanabiliyordum, pencerenin önünde dikilip gece geç gelen baykuşları bekleyebiliyordum. baykuşların sesine bayılırım. av peşine düştüklerinde kanatlarını birden yaymalarına bayılırım. sonra dalıverirler ve acı çeken bir aşık gibi ulurlar.
birlikte ata binmeye gittiğimizde de kullanırdı zinciri. onunki kadar güçlü bir atım vardı. atımı arkadan kırbaçlar, ağaçların arasında dört nala gitmesini sağlardı. bizi yarım baş geriden izler, ikide bir zinciri çekerek eğlenip eğlenmediğimi sorardı.
en hoşuna giden şey, seviştiğimizde beni üstüne almak, sırtımın girintisini sıkı sıkı tutmaktı. titreyen mum ışığında gözlerini oymayayım diye beni üstüne almak zorunda kaldığını söylerdi.
ben onun dediği şeylerden hiçbiri değildim, ama zamanla oldum.
bir gece, haziran ayındaydı sanıyorum, kolundan uçtum, karaciğerini gövdesinden oyup aldım, kemirerek zincirimi kopardım, onu yatağın üstünde gözü açık bıraktım.
gözlerinde şaşkınlık ifadesi vardı, neden bilmem. aşığına nasıl görünüyorsa öyledir insan."

The Lunatics who are more popular than me

1641 Isaac Newton - bipolar disorder, depression, schizoid symptoms, paranoia
1709 Samuel Johnson - obsessive-compulsive disorder, Tourette's syndrome
1731 Henry Cavendish - autism
1757 William Blake – bipolar disorder, hallucinations
1759 Robert Burns - anxiety disorder
1770 Ludwig van Beethoven - bipolar disorder
1777 Heinrich von Kleist - shot self in suicide pact
1788 Lord Byron - bipolar disorder
1795 John Keats – bipolar disorder
1805 Hans Christian Andersen - bipolar disorder
1809 Charles Darwin – panic disorder, agoraphobia
1809 Abraham Lincoln – depression
1809 Edgar Allan Poe - depression, paranoia, alcoholism
1809 Alfred Tennyson - anxiety disorder
1810 Robert Schumann - bipolar disorder
1812 Charles Dickens – depression, bipolar disorder
1816 Charlotte Bronte - anxiety disorder, depression
1820 Florence Nightingale – bipolar disorder, hallucinations
1821 Charles Baudelaire - bipolar disorder
1828 Leo Tolstoy - depression
1844 Ludwig Boltzmann - bipolar disorder
1845 Georg Cantor - bipolar disorder
1849 Johan Strindberg - depression
1853 Van Gogh – schizophrenia, bipolar disorder
1856 Nikola Tesla - possible obsessive-compulsive disorder
1863 Edvard Munch – bipolar disorder
1872 Calvin Coolidge - depression
1874 Winston Churchill – depression
1877 Herman Hesse – bipolar disorder
1882 Virginia Woolf - bipolar disorder, psychosis
1883 Franz Kafka – anorexia, obsessive-compulsive personality
1884 Sara Teasdale - bipolar disorder
1885 Sigrid Hjertén - schizophrenia, modernist painter who died of a botched lobotomy
1888 Eugene O'Neill - depression
1890 Vaslav Nijinsky – schizophrenia
1895 Anna Freud - anorexia
1896 Antonin Artaud - schizophrenia
1896 F. Scott Fitzgerald - depression, alcoholism
1897 William Faulkner - bipolar disorder
1899 Ernest Hemingway – depression
1900 Zelda Fitzgerald - schizophrenia
1901 André Malraux - Tourette syndrome
1902 John Steinbeck - anxiety, depression
1903 Mark Rothko - depression
1905 Howard Hughes - obsessive-compulsive disorder
1906 Samuel Beckett - depression
1906 Kurt Gödel - paranoid delusions, died of self-starvation
1911 Tennessee Williams - depression
1913 Frances Farmer - paranoid schizophrenia
1913 Vivien Leigh - bipolar disorder
1922 Jack Kerouac - schizophrenia
1928 John Nash - schizophrenia
1928 Anne Sexton - bipolar disorder, anorexia
1930 Buzz Aldrin – depression, alcoholism
1932 Sylvia Plath – depression, bipolar disorder
1941 Lionel Aldridge - paranoid schizophrenia
1944 Ray Davies - bipolar disorder
1946 Syd Barrett - schizophrenia, bipolar disorder
1946 Tom Harrell - paranoid schizophrenia
1947 Elton John – bulimia
1948 Nick Drake – depression, committed suicide
1950 Karen Carpenter – anorexia
1953 Kim Basinger - agoraphobia, social phobia
1961 Princess Diana – bulimia
1966 Jeff Buckley - bipolar disorder
1967 Kurt Cobain - bipolar disorder
1969 Elliott Smith - depression, alcoholism